29 Kasım 2015 Pazar

"Derviş’in altında uyuyan Efe, dalgalandı. Eli beline gitti yeniden, demiri aradı. Derviş, namaz takkesi, tespih tutuşturdu eline. Efe’nin kalbi titriyor, Derviş teslim olmuş. Efe ile Derviş’in arasından kalbine tutunup hastanın kapısını açtı./" 
Aralık yedi ikliminde yarım efe var. Ben de henüz görmedim. Cuma günü dergiye gidince göreceğim. Sanırım ilginç bir tevafuk var. Osman Koca'nın aşk yorgunu bir derviş diye hikayesi var benim içinden derviş geçen bir efem, içerik nedir dergiyi görünce anlaşılacak.

22 Kasım 2015 Pazar

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 13
sonbahar
Sonbahar; romantiklerin bayramı galiba. Evet ben de etkileniyorum ama romantik olduğum konusunda şüpheliyim. Ben de ağırlıklı çağrışımı hüzün. Hikayelerimde hüznün rengi olarak yer alıyor. Teyzemin Radyosu'nda "huzur evi" adlı hikayede başlamıştı, "otopsi" de yine üst kurguda yer aldı. Son yazdığım "yarım efe" de ise tam bir hikaye mekanını kapladı sonbahar. Buraya koyacağım ilk fotoğraf üç yıl kadar öncesine ait, gene cep telefonuyla çekildi. düzenleyicilerin de katkısıyla baya güzelleşti. İlginçtir o fotoğrafa baktıkça aklımda canlanan metefor ağaca fazla gelen yaprağın düşmek için bahaneye bakması gibi gönülden düşmeye niyet etmiş insanların da aynı şekilde gönül ağacınızı terk etmesi bir bahaneye bakıyor. Face sayfamda bu fotoğrafın altında bu hüznü yoğun anlatan yorumlar var. İşte o fotoğraf

Bu fotoğrafa "su" adı da koyabilirdim. Bana daha çok yitik hüzünleri çağrıştırıyor. Yapraklar düşmeye devam ediyor. Mevsim hala son bahar...
İkinci ekleyeceğim fotoğraf; en yeni çektiğim, bağcılar meydanda bir park var. Yolum oradan geçerse ve müsait olursam o koca çınarın altına mutlaka otururum. Sonbaharın ikindi güneşiyle izlenmesi bence japonların kiraz çiçekleri için yapılan ritüellerine benzer şekilde kutlanabilir. (Tamam, biraz abarttım:) Arıza yapan tramvayı beklemek bahane oldu bir çay içmek niyetiyle altına gittim. O sırada cep telefonumdan, her sonbahar baharı süpüren çöpçülere sitem eden Cüneyt'in (ıssı) bildirimini gördüm. Henüz süpürülmemiş bir baharın haberini vermek için bu fotoğrafı çektim. Biraz post modern oldu sanki. Servis alanı olduğunu göstermek amacıyla alelade serilivermiş halfleks türü o şeyin üstüne düşen yapraklar. o şey dediğime bakmayın, fon olarak gayet iyi durdu. İşte Günden bana kalan kâr, o fotoğraf

 Bu arada mevsim hâlâ son bahar ve yapraklar düşmeye devam ediyor.
İbrahim eyibilir

10 Kasım 2015 Salı

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 12
yarım efe

"YARIM EFE
            -Şimdi ne yapsam?
            Derviş’in elleri titriyor. Sarılıyor birbirine eller, belki durur titreme. Derviş’in kalbi titriyor. Çaresiz titriyor. "

Yukarıya giriş bölümünü aldığım yazı, biten, aynı adlı hikayeden. İlhamını babamdan aldım. İsim bir lakap, bu hikayeye ad olması kişi hikayesi gibi bir yanlış algıya sebep olacağı için burada kayda geçirme gereği duydum. Aşağıdaki fotoğrafta; hikayede hem Derviş hem de Efe diye adlandırılan ama gerçek adını bilmediğimiz kahramanımıza ilham olan gerçeğin resmi var... 



Daha önceki fotoğraf hikayelerinde öykü-hikaye arasındaki bakışımı anlattığım bu fotoğraf; hikaye mekanın en önemli bölümünü oluşturuyor. (Bu arada okura ciddi anlamda kötülük mü ediyorum? Hikayenin hayal alanını bu fotoğrafla sınırlandırmış mı oldum şimdi? Bir de hikayede şekil grafik kullanıldığını düşünürsek, neyse burası blogg ve bunlar için var sanki)

Hikayede "çoban döşeği" adıyla geçen bir tür papatya. Aslı şu ki içinden yayla geçer o sebepten hikayenin de içinden geçiyor.

"biber" adıyla yazdığım fotoğraf hikayesinde de ip uçlarını verdiğim, bir imge ya da metefor olarak hikayede yer aldı.


Umarım "yarım efe" kağıt üzerinde kayda değer bir yer bulur.
(fotoğraflar evden; yaz 2015)
İbrahim EYİBİLİR

7 Kasım 2015 Cumartesi

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 11
yarım efe


"Asmanın diğer kolunun uzandığı çatının kiremitlerinin bittiği yere asılmış biberlere takıldı bakışı. Arkasına yaslandı. Üzerine sinen kerpiç saman tozunu hissetti. Önceden pencere niyetiyle bırakılmış şimdi sadece bir delik olan kalıntı, doru bir tayın yerinde duramayan kişnemelerini getirdi."
"biber" adlı fotoğraf hikayesinde sanırım bahsettim bu hikayeden. Şimdi yeniden satırlarımın arasına karışan bu "acı" tadı ya da tatlıyı buraya almam bir tereddüt. bu hikayede ilk kez bir fotoğraf kullanma niyetindeyim. sosyal medyada grup fotoğrafı da yaptığım. Şu fotoğraf kastettiğim;
Aslında fotoğrafın düzenlenmiş hali yayında. Tereddüt şu; fotoğrafın hikayeye ne katacak ne götürecek? Emin değilim. 
"yarım efe" içinde bir efe geçse de bir dervişin hikayesi. Son düzenlemeler bitmek üzere. Sonrasında kağıttan varlık olarak ne yapar bilmiyorum...

22 Ekim 2015 Perşembe


Koyu bir yalnızlık, demli çay kıvamında gel kıvrıl bakalım içimin en tenha gurbetine... https://t.co/Cs5MpFEtzD

20 Ekim 2015 Salı

Fotoğraf Hikayeleri 10
Anamın Çiçekleri
Anamın çiçekleri deyişim, ben onların adını kitaplardan önce ilk ondan öğrendim. Şimdi kitaplardan öğrensem de içimde iz bırakmıyor. Kentler, köyde kalan çocukluğumu fena yoruyor ana desem, bilirim hemen ağlar. Onun yerini ang başlarında gördüğüm çiçeklerin fotoğraflarını çekiyorum. Bu alttakine "Çılbır Otu" dedi mesala..

Kızlara tanıdık geldi, çiçekçiler bunu diğer çiçekleri  satarken süsleme için kullanıyorlarmış. Çiçekliler ne isim verdiler bilmiyoruz. Kızlarla yeni bir isim verdik;

"Kar Çiçeği" ya da "Yıldız Çiçeği" olsun dedik. benim aklımdan geçen "Çiçek Buğusu" idi ama kızların bulduklarını daha çok sevdim. Düzenleyicilerle oynayınca farklı tatlar yakalanıyor. Altta onun örnekleri var...


Anam bu çiçeğe " Süpürgelik" diyor. Yine ang başlarında oluyor. Verdiği isim aslında kullanıldığı alanı da ele veriyor. Sap kısmı kuruduğunda oldukça sert ve dayanıklı olan bu çiçek avlu süpürmek için vazgeçilmez oluyor.
Ben rengine bayılıyorum. Makro çekimde çoğu makine gördüğüm rengi tutamıyor. Cep telefonuyla da olsa bu güzel oldu.


Daha önce yazdığım bir fotoğraf hikayesinde bu "gelinciğin" hikayesini yazacağımı söylemiştim. Anamın dilinde buna "Köpek Gülü" dendiğini yazmıştım. İlginç bulan dostlar oldu.
Meselenin aslı şu; has ve yoz diye iki sınıflandırmayı tercih ediyor bizimkiler. Gelinciğe yoz lale dedikleri de oluyor. Her yerde çok bulunduğundan bu ismi verdiklerini düşüne biliriz. Bana kalırsa; yaylaların ücra köşelerinde yetişen "Has Lele" diye adlandırdıkları dağ lalesine olan saygı ve özlem sanki tersinden ifadesini böyle bulmuş olabilir.


Tüm bu notları yazarken aklımdan geçen bir kitaptan bahsetmezsem vefasızlık olur diye düşünüyorum. Beşir Ayvazoğlu'nun yazdığı "Güller Kitabı" beni derinden etkilemiştir. Galiba "ot çöp fotoğrafı çekiyorsun" diyen iç çatışma sesime çok güzel bir cevaptı.
Hala fotoğraf çekmenin de bir nasip işi olduğunu düşünüyorum. Anda anı tutmanın kısmeti...
(fotoğraflar; bahçeden, yaz 2015)
İbrahim Eyibilir 

6 Ekim 2015 Salı


AYNA VE KASABA ESNAFI'NA DAİR...
Teyzemin Radyosu'nu hazırlarken nereye koyduğumu bir türlü bulamadığım, ince bir sızı olarak içimde kalan bir hikayenin hikayesi bu; iki binli yıllarda İlk görev yerim olan Şarköy'de yazdığım bu hikaye, kitaba girebilirdi. Diğer hikayelerle de bir bütünlük oluştururdu. Olmadı. Kitap yayınlandıktan sonra eski defterleri karıştırırken karşıma çıktı. Neredeyse on beş yıldan fazla olmuş yazalı, güne, gündeme dair ilginç ön görüleri olmuş. Feraset kelimesi buraya daha uyan bir kelime sanırım. Bu gün zirveye çıkan yozlaşmanın  o günden görülmesi kayda değerdi benim için. Bi dergiye gönderdim sanırım onlar için kayda değmedi, hikaye yayınlanmadı. Her hitabın bir kaderi vardır sözünü bu hikaye için de uyarlayabiliriz o zaman, "her hikayenin de bir kaderi vardır. Takip eden dostlar bilir; bloggta ya da herhangi bir sosyal medyada tam bir hikaye yayınlamadım şimdiye kadar. Yayınlandığı dergiye referans olmak amacıyla bilgilendirici paragraf sunarım ya da yayınlayan site dergi vb. link vermişse oraya yönlendiririm. Bu yönüyle bir ilk olarak yayınlanmamış bir hikayeyi burada yayınlıyorum. İlginize...
AYNA VE KASABA ESNAFI
Sana bakınca akıyor, tüm esrik yanlarım bir akşamüstü hüznüne doğru. Kendimde gezmelere çıkıyorum sana bakınca. Kendimde kendi hâlimi görünce, kendimi ne kadar bıraktığımı fark ettim. Her yer darmadağınık. Loş bir odaya dalan gün ışığına, sessiz danslarının ortasında yakalanan utangaç zerrecikler gibi mekânı dolduran umut, göze çarpıyor. Yazarken buraya düşen, yürekten süzülen birkaç sürgün beyit, türkü, naif bir gül yaprağına sığınmış şiir… Niye bir tanesini tam öğrenmedin diye kendime sitem ettim. Hani biraz daha derli toplu olsan, daha iyi olmaz mı? Bak, yarım kalmış hayalleri buraya koyma! Şuradakiler söyleyemediklerin olmalı. Bunlar ilginç; yazmayı hayal ettiklerin. Çoğunu sen de unuttun. Durdukça güzelleşeceğini sanıp unuttuğun, sancı nöbetlerin. Hımm, dostlukların köşesini böyle vefa kokulu, tertemiz tutman güzel. Dur biraz bu kadar hızlı düşünme. Şu utangaç zerreciklerle kaplı, yazmayı hayal ettiğine bakalım. “Hiçbir şey göründüğü gibi değildir.” Üst yazısıyla başlayan “kasaba esnafı” hikâye olacak galiba…
/Ne diyeceğini bilemeyen adamın şaşkınlığı, ellerinin hareketlenmesine vurmuşken, karşısındakinin cep telefonun çalmasıyla rahatladı. Levent Bey, konuşmasını tamamlamak üzereyken o da neler söyleyeceğini, konuyu nasıl açacağını toparlamaya çalıştı. Yaa Levent Abi sen beni tanıyorsun. Suna… Yok, yok böyle pat diye olmazdı. Abi biliyorsun işimi kurdum. Allah’a şükür, kazancım da fena değil. Eh za…/
Sana bakınca çelişkilerim yüzüme yansıyor, aynaya yansıyan yüzüm gibi. Ruhum burkuluyor, gözlerinde düştüğüm ateş içinde. Kendimin ortasında kalınca; bedenimin uzak diyarları yar etmesine aldırmayıp, içimin içine düşüyorum. Böyle içimi dışa çeviriyor olman, beni ne denli acınası yapıyor farkında mısın, bilmiyorum? Derin dehlizlerimin hüzzam kapısı sende açılıyor. Kısmet işte… İkindi bir sükût olup turuncu sahilde gezinirken, tutup gözlerinle ruhumu gezdiriyorsun bana. İçinden incinmiş kuşlar geçen tablolarla dolu bir koridordan geçer gibi hayatımın geçip giden bölümlerini seyrediyorum.
/Umut veren her hareket mutluluğunu çoğaltıyordu. Arada bir babasının iş yerinin önünden geçerken orada olabilir umuyla attığı utangaç bakışları, bazen bir gül kıvrımında tebessüm olurdu. Martılar umut olup ufku doldurdu. Belli ki o da kendisine duyulan ilgiden haberdardı. Yutkundu.
-Levent Abi, yengem uygun bir zaman ve yer için bilgi alsa da görüştürülsek ne dersin, sence uygun olur mu?
-yaa ben de görüşüyorum Suna’yla. Alış-veriş de yapıyorum. Gayet hanım kız. Olur gibi geliyor bana. Yarın sen beni ara, sana bilgi veririm, olur mu?
-Tamam, Levent Abi çok sağ ol…/
Kendim, kendimin halini görmekten korktuğu için senli aynalarda arıyor resmini kendinin. Yazma ya da yemeni bu anılar mahzeninde ne kadar yaban duruyor. Yıllandıkça güzelleşen dostluklar gibi işlenen işlemesi ne güzel! Yazmanın ortasında bir portre…
/Yeni gelecek mallar için liste yaptı. Yokluğunda yerine yeğeni bakardı. Tabureyi kapıya çapraz koydu. Bu oturuş, televizyonun karşısı olduğu gibi yoldan gelip geçeni görecek bir açıydı. Üzerine giydiği siyah dar kazağın kıvrımları kırmızı bir hırkayla gizemli bir çekiciliğe dönüştürülmüştü. Altındaki mavi puanlı etek ayakta iken bir saygınlık uyandırsa da oturunca vücuda yapışan deri oluyordu. Siyah yarım çerçeve gözlüğün arkasında mavi farla gözlerinin hareketleri daha belirgin bir hale gelmişti. Çeşitli yerlerinden iğneyle tutturulmuş çene kıvrımına kadar getirilmiş başörtüsü, lacivert tonlardan oluşan bir süslemeye sahipti. Bacak bacak üstüne attı. Kollarını önde birleştirince, bilezik, künye benzeri takılar mağrur bir şakırtıyla bileğine doğru aktı. Bir elinde cep telefonu diğer elinde kumanda, kanal gezmeye başladı. Her gün on beş otuzda buradan geçerdi Salih. Dün, babasının dükkânın boş bi zamanında Levent Bey’le gelmişti. Önceden haberli olmaları alışıldık konuşmaları çabuklaştırdı. Düşünmek için zaman istemişti. Kırmızı hırkanın göğüs hizasındaki düğmesini kapattı. Acaba öncesini sorup yargılar mıydı? Bu erkek milletinin hiç birine güvenmiyordu. Annesinin ölümünden önceki hayatını düşündü. Değişmeden, dönüşmeden önce bana gösterilen ilgi, geçmişimi yargılamama, kocam olmayı düşünen kişi tarafından da hoş karşılanır mı? Ya da bu günkü halimi kabul edip geçmişimi sormaz mı? Talat’tan haberi olacaktır mutlaka. Başörtü sebebiyle bittiğini söylediğimde ne sorar acaba? Peygamberin bile insanların İslam’dan önceki hayatını yargılamadığını söylerim. Bir dini seçmekle aile kurmak arasında bocalayıp bunu namus meselesi yapar mı?/
Sana bakınca, alevden bir kelebek konup göçüyor yüreğimin ormanlarına. Ben anlayamam bir tebessümün başkalarına sunulmasını. Bana çok garip bakıyor olman kıskançlık adlı burguyu çıkarmıyor bu yaradan. Burgu değil hazdan sebeplerimi beslediğini söylesem de aynada niye sen yoksun? Yoksa aynada aradığım sen, bulduğum ben miyim? Çerçevelere konmuş hayallere resmini koyuyorum. Uymuyor…
İbrahim EYİBİLİR
(fotoğraf; bahçeden, dağılgan civarı)

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...