18 Ocak 2019 Cuma

BEYHUDE DENEMELER 13 : Hıyar


Arabada -kızlar  itiraz etse de- hep Trt Türkü açık oluyor. Dün öğleden sonra araba lazım oldu, radyo çalışmaya başlayınca aşinası olduğum bir türküyü beklerken bir konuşmanın ortasına düştüm. Dedim herhalde kızlar gene ibreyle oynadı. Kontrol ettiğimde gördüm ki oynamamışlar. Programın ortası olduğu için ne sunucunun ne de programın adını öğrenebildim. Doğru bilinen ama aslında farklı olan yanlış türkü sözlerine değiniyordu:

Aşağıdan gelir hozalı gelin / topla fistanın toz olur gelin

türküsünün nasıl yanlış söylendiğini belgeledi. Şöyle ki hoza: kabarmak, kubarmak, havalı, cakalı gelmek hoz almak anlamlarına (yine süslü kadın başlığı anlamı da var) geliyordu ayrıca dörtlüğünün kafiye mantığına "hozalır gelin/ toz olur gelin" daha uygundu. Buraya kadar hayranlık ve şaşkınlıkla dinlendiğim program sonrasında benim için ilginç bir hal aldı. "ölünün yeri" adlı kitabımda "yaş" adlı bir hikaye var. O hikayede mekan sirkeci olarak geçse de aslında fonda Diyarbakır geçmektedir. Çok sevdiğim bir Diyarbakır türküsü çalınır içinde.

"Bahçada yeşil çınar
Boyun boyuma uyar
Ben seni gizli sevdim
Bilmedim alem duyar"

Bu türkünün radyoda çalma süresi de hikaye zamanını oluşturuyordu. Sunucunun kendimizi de eleştirmeliyiz diye başladığı tespit; yazı dünyamızı da bir dönem şekillendiren tuhaf bir zihniyetin Türkçeyi nasıl budadığını gösteriyordu. Trt'de kurulan bir komisyon türkünün içinde geçen "bahçada yeşil hıyar" mısrasındaki "hıyar" sözüne takılmış. Kendilerince kibarlık(!) yaparak "hıyar" sözcüğünün yerine "çınar" sözünü koymuşlar.  "hıyar/uyar" sözcüklerinde geçen zengin kafiyeyi katletmesi bir yana türkünün de canına okumuşlar. Olay, bir türkünün sözlerinin değiştirilmesinden öte kifayetsiz muhteris bir kibarlık budalalığının nelere yol açtığının acı ve tuhaf bir hikayesi. Otuz kırk yıl sonra ortaya çıkan gerçek. Diyarbakırlı sanatçı Celal Güzelses'in yorumundan "bahçada yeşil hıyar" diye başlayan türküyü yeniden haddinden fazla hüzünle dinledim.

Benim için ilginç olan ise kitaba girmiş bir hikayede mısraları yanlış olan bir türkünün olduğunu bilmek, ikinci baskı kısmet olur mu bilmem? Olursa bunu küçük bir notla düzeltmek üstüme kalan vebal oldu.

İki kör koronun tanzimattan beri  kılla, tüyle ve kendilerine ait sözcüklerle sürdürdükleri güya ideolojik (!) kavganın gün yüzüne çıkan yaralarından biri bu sadece. Bir dilin resmi tapusu sözlükler ise fiili tapusu da o dilin ortaya koyduğu eserlerdir. Her dilde olduğu gibi Türkçe de de sokağın bir dili var. Sokak dili var diye sözcüklerini o dile teslim eden bizden başka var mı bilmem? Ne mi demek istiyorum; karı, hıyar, bacı gibi kelimeler sokağın yüklediği anlamlardan ötürü terk edilmiş durumda. Dilin fiili sahibi yazar ve şairler bu ve benzeri sözcüklerin elinden tutup eserlerine hakkıyla koymazsa sokakta kalmaları kaçınılmaz olur. Fikrin fukara olduğu yerlerde sloganların baş tacı olması kaçınılmaz oluyor. Ötekine(!) sloganını nesilden nesile söylesin için çocukların alınlarına ad diye yazılan sloganlar görmedi mi bu ülke! Fikrini ifade edebileceği sözcükleri bile tarafına göre seçip kullanırken düşülen sığlık görülmedi.Belki de bu yüzden Oğuz Atay'ı Ahmet Hamdi Tanpınar'ı yıllar sonra yeniden keşfettik. Üzerine giydiği elbise gibi düşüncesine giydirdiği sözcüklerin de  eskidiğini sanıldı. Ay gibi güneş gibi altında gezdiği gökyüzü gibi hepimize ait bir miras bir emanet gibi görülse belki birbirimizi daha iyi anlayacaktık. Belki o zaman seçtiğimiz sözcüklerden tarafımızı değil kalbizden geçenleri anlayabilirdik.

Argonun, sokak dilinin kendince bir ifade derinliği var. Yeraltı edebiyatında da bir karşılığı var. Ben kurgusal bir metinde karaktere uygunsa kullanılmasından yanayım. ( gerçi "ipsiz sami" adlı hikayede kullanmış olmam kitaba girmesini engelledi ya neyse) "Kibarlık Budalası" bir durumun ve dönemin en iyi ifadesi  desek yeridir.

Sonra Celal Güzeses'ten doğru haliyle yeniden dinledim "bahçada yeşil hıyar " türküsünü. Dinlerken Celal Güzelses Üstadın  komisyon üyelerine o güzel Diyarbakır ağzıyla " Ha gardaş hıyar sebzesinden ne istiirsen? Kibarlık budalalığından kırılacahsan la hırbo hıyarlık etmeyesen avazımıza, türkümüze ilişmeyesen..."  dediğini düşünmeden kendimi alamadım.
https://youtu.be/RyLKb4v5y6s

26 Aralık 2018 Çarşamba

FOTOĞRAF HİKAYESİ 32: Mahalle Mektebinde bir kaç ay önce "ölünün yeri" hakkında bir konuşmam yayınlandı. Bu konuşma "ölünün yeri" hakkında yapılan ilk konuşma, bu sebeple benim için çok değerli. Bu vesileyle konuşmayı gerçekleştiren Abdullah Harmancı Beye çok teşekkür ederim. Mahalle Mektebi'nin okur ve yazar dostlarıyla çıktığı bu edebi yolcuğun uzun ve verimli olmasını dilerim. şimdiye kadar internet ortamında bir linki yok ama anladığım kadarıyla derginin sitesi peyder pey bu konuşmaları yayınlıyor. Bu tür mecralarda yer aldığında linkini de eklerim. Aşağıda bu konuşma yer almakta, iyi okumalar dilerim.








1.      İbrahim Bey, tarihe kayıt düşmek maksadıyla, öncelikle sizden “Ölünün Yeri” kitabınıza kadar olan yazı, edebiyat hayatınızı dinlemek isteriz.
Ortaokul üçte,  3/A’nın sesi diye bir sınıf gazetesi çıkarmıştım. İçeriğin neredeyse tamamını ben hazırlıyordum. Yazıdan daha fazla çizgiye meraklıydım. Her yazı ve şiirin kenarına desen çizmeyi unutmazdım. Lise bire geldiğimde Edebiyat Hocam Hüseyin Söylemez Bey kompozisyonlarımı görünce, beni yüreklendirdi. Asıl hikâyeye yönelmem ise yine aynı hocamın açtığı Hikâye ve Şiir yarışmasında derece almam oldu. Hikâyemin daha iyi olduğu yönündeki yönlendirmesine sonraları ben de inandım. “Zakkum” adlı bu ilk hikâyeden sonra okumalarımı nitelikli yapmaya karar verdim. Okul kütüphanesinde bulduğum Sezai Karakoç’un Taha’sını okumayı denedim. Hiçbir şey anlamadım. Bu Sezai Karakoç’la ilk karşılaşmamdı. Nitelikli okuma arayışım üniversite yıllarına kadar devam etti.   Ne zaman İsmet özel ve Cemil Meriç okudum, Sezai Karakoç’un şiirini anlamaya yaklaştım. Anlatmak istediğim; şiir, beni yazıya götüren en temel etkiydi. Yazdığım tür ile ilgi kuramsal okumalarım daha sonraları oldu. Üniversite yıllarında, kendi okuduğum bölümden çok edebiyat bölümüne gidip geliyordum. Burada şunu belirtmeliyim;  Şaban Sağlık Hocamın ve arkadaşlarının oluşturduğu ortam, yazıyla ilişkimin daha kavi olmasını sağladı. Arkadaşlarımın taşrada dergi çıkarma girişimlerine, yazı ve şiirle destek olmayı sürdürürken yine Şaban Hocamın yönlendirmesiyle Yedi İklim'le tanıştım. Yedi İklim’ de ilk hikâyem Kasım doksan dörtte (ya da beşte) yayınlandı. Yirmi üç yaşında en önemli edebiyat dergilerinden birinde hikâyemin yayınlanması, başımı döndürmedi dersem yalan olur. Yedi iklim'le ve Ali Haydar Haksal Hocamla o gün başladığımız yolculuk bugüne kadar devam etti şükür. İkibinli yıllara kadar aralıklarla yazmaya devam ettim. İki bin iki ve iki bin beş arasında kaleme elim gitmedi. Benimle yola çıkan arkadaşlarımın kitapları çıkarken, ben sessizliğe gömüldüm. Çocukça bir saflık ya da kendince ilkeli oluş diyebileceğim bir iki sebebi paylaşayım. Birincisi; üste para vererek kitap bastırmayacağım deyip kenara çekilmek, bu safça olanıydı galiba. Cami avlusuna kitaplarını bırakan Cahit Zarifoğlu gibi bir şair örneği varken bana ne oluyordu da kenara çekiliyordum? İkincisi belki de daha etkili olanı kendimle ilgili hayal kırıklığına uğramış olmam. İki bin altıdan sonra (Teyzemin Radyosu'na aldığım bir hikaye) Emanet Misafir'i yazdım. Aslında bu hikâyede, merak eden okur için yazıya ara verişimin diğer sebepleri de bulunabilir. İkibin on dörde kadar aynı tempoda devam ettim. Bir yıl kadar Yedi İklim'de yayın kurulunda yer aldım. Bu durum üretkenliğimi çok olumlu etkiledi. İki bin on dördün nisanında ilk kitabım Teyzemin Radyosu yayınlandı. İlk kitap için, edebi çevrelerden olumlu tepki aldı diyebilirim. En nitelikli değerlendirme Pr. Dr. Şaban Sağlık Hocamdan geldi. Beş sayfalık tanıtım ve değerlendirme yazısı, hikâyemin dayandığı her şeyi en kapsamlı işaretleyen bir yazı. İkinci kitap Ölünün Yeri, iki bin on yedinin son ayında yayınlandı. Kısaca yazı hayatım hakkında bunları söyleyebilirim. Halen yedi iklim de hikâyelerimi yayınlamaya devam ediyorum.

2.      Yazı hayatınızda dergilerin önemli rolü var. Acaba şimdilerde dergilerin etkisinin azalması veya etkinin dijital alana geçmesi gibi bir durum söz konusu mu? Geçen seneler içerisinde böyle bir değişimden söz edilebilir mi? Dergiler sizin yazı hayatınızda size neler kattı? Bugünkü manzarayı izlemekte zorlanıyor musunuz?
Tipo baskıyı son görenlerden olabilirim. Üniversite yıllarında bahsettiğim o ilk dergi çıkarma girişimlerimizde karşılaşmıştım. Şimdi geldiğimiz yer; bir tuşla sanal fanzinlerin, dergilerin, kişisel blogların, sayfaların yayınlandığını görüyoruz. Sosyal medya diye bir olgunun varlığı inkâr edilemeyeceğine göre etkisi de kaçınılmaz olacaktır. Benim için dergi; öncelikle yazmak, daha güzel yazmak için en önemli sebeptir.  Doğrudan ya da dolaylı olarak eserinizle ilgili geri dönüşler alıyorsunuz. Bu da yol almanızı hızlandırıyor. Bahsettiğiniz dijital etki, nicelik olarak bir artışı gösterse de nitelik olarak aynı artışı gösterdiği söylenemez. Başından isimleri kaldırsan, altındaki şiir, hikâye vs. kime ait olduğu belli olmayan ya da ay kişiye ait olduğu sanılan eserlerin ortaya çıkıyor olması bu dijital çağın olumsuzluğu diye bakıyorum. Olumlu tarafları da vardır ve olacaktır. Benim gözlemleye bildiğim bu şekilde. Bana dergilerin neler kattığına gelirsek; iki kitap yayınladım, bu kitaplarda bir tane bile olsa ortaya güzel eser koyabilmişsem, bunu Yedi İklim gibi bir dergiyle yola devam etmiş olmama borçluyum diyebilirim. 

3.      “Öykü Poetikanız”dan bahsetseniz. Öykülerinizde modern hayata karşı bir direnç geliştirdiğiniz söylenmekte. Siz öyküye nasıl işlevler veya anlamlar yüklemektesiniz?

Yaşadığımız hayat nasıl olursa (modern, post modern vs) olsun eğer içimizdeki “insan”ı öldürüyorsa, sanatçı olarak görevim; insana insanı işaret etmektir diye düşünüyorum. Bu ekran çağı; Yusuf’un kuyusunu cebine koyduğu, duvarına astığı, insanlarla arasına koyduğu bir çağ. Ruhumuz yaralarla dolu, ben kendime merhem olur diye cümleler kuruyorum. Okurda da karşılık bulmasını umarak yayınlıyorum. Belki yaramız aynı olan biri çıkar da yarasına merhem olur umudundayım. 

Tam da buradan hareketle sözü Şaban Sağlık hocanın belirlemesine getirmek istiyorum: Hoca, sizin öykülerinizde ekran çağına itiraz ettiğinizi, değerleri ters yüz eden modernizme başkaldırdığınızı söylüyor. Bu kitapta bu belirlemelerin dışında, daha bireysel ve böylesine bir düşünsel arka plana sahip olmayan öykülerin de bulunduğunu görüyoruz. Bu öykülerde duygusallık, hüzün ön planda ve oldukça etkileyici metinler… Yani öykülerinizde ikinci bir damar daha var… Bunu söylemeye çalışıyorum…

İlk soruda bahsettiğim Şaban sağlık hocamın uzun yazısında Teyzemin Radyosu içinde yer alan hikâyelerin kaynağını ve hedefini akademik bir okumayla okura yansıtmış ve buradan -benim de hoşuma giden- "ekran çağına itiraz eden öyküler..." tespiti çıkıyor. Bu hikaye anlayışımı yansıtıyor. Bir dostumun ifadesiyle "toprak kokan hikayeler" yazmak istiyorum. Ekranların yüzüne bebeklerden daha çok bakıldığı bu zamanda; yeni bir şekilde, yeniden hikâyemizi yazmak, “şimdi yeni şeyler söylemek lazım can cağızım” tembihini unutmadan. Bahsettiğiniz hüzün ve duygusallık; olmasa bunlar yazılmazdı. Bir yara olmasa yazdıklarımız neye yarardı?

4.      Kitabın farklı bölümlerine serpiştirilmiş olan küçürek öyküler var. Küçürek öykü türü hakkında ne düşünüyorsunuz? Kolay ve zor tarafları neler? Sizin yolunuz küçürek öykü ile nasıl kesişti?

Küçürek öykü, kısa hikâye adına ne dersek diyelim, ben Hemingway’in Patikleri diye adlandırıyorum. Yüz kırk karakterlik tivitlerle ülkeler yıkılıp, insanlar harcanırken, edebi ve estetik olarak kelimenin değerini bu yönüyle de ortaya koyma isteği, bu kitapta o kısa hikâyeleri yazdırdı. Hikâye yaz yağmuru ise kısa hikâye, ondan önce çakan şimşek, gürleyen göktür diye düşünüyorum. Şahsen kendimi yeterli görmedim. Her an şiirin uçurumuna düşebilecek tehlikeli bir sınır, yeniden oralarda gezinebilir miyim? Emin değilim.
5.      Kitapta Kur’an’a, Kur’an’daki kıssalara göndermeler var. biz de Muhayyel dergisine modern edebiyatımızla Kur’an metinleri arasındaki ilişkiyi irdeleyen bir dosya yapmıştık. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Modern edebiyatımız yeterince yararlanabilmiş midir Kur’an’dan? Yararlanırken estetik veya dini anlamda bazı kazalar ortaya çıkabilir mi?

Ölünün Yeri'nde en belirgin olarak "ayakkabı" adlı hikâyede Hz, Musa ve Hızır’ın yolculuğunu anlatan ayetler alıntılandı. Biliyorsunuz, Kuranın nerdeyse yarısı kıssslardan oluşur. Bu yöntem, bizim medeniyetimizin kodlarını oluşturan tasavvuf düşüncesine de ilham olmuştur. İbret almak, görünmeyeni görünür kılmak, bilginin kalıcı olmasını sağlamak vb, amaçlarla kıssalar anlatıla gelmiştir. Hikayemi bu kadim kaynaktan beslemek oraya dayamak istiyorum.
Sorduğunuz kazalara gelirsek; nargile kafede kankasına kabızlığını ıkınır gibi güya "tanrı" ya seslenen şiir, hikâye vs olduğu söylenen herzeler, bir süre sahiplerini sözde yazar ve şair yapsa da köpükten şeyler bunlar, asıl gelince, sönmeleri kaçınılmaz.

6.      Kitapta benim dikkatimi bir de portrelemeler çekti. Baba portresi. Müteahhit portresi. Sizin öykücülüğünüzün bir özelliği de portreler yaratmak sanki?          
Ölünün Yeri, "babama" ithafıyla başlayan bir kitap. Bu babama bir ithaf olmakla birlikte kitabın ana temasına da bir işaret. Kadim mesele; babalar ve çocuklar, benim de etkilendiğim konulardan. Hemen hemen tüm hikayelerde "baba" figürüyle karşılaşırız. Bununla birlikte duygusal ve fikirsel çatışma da yazının konusu oluyor. Bu bağlamda portre çalışması, hikâyede derinlik ve çağrışım zenginliği açısından benim için iyi bir seçenek. Sadece portre değil eşya hikâyelerini de seviyorum, onlar üzerinden bir anlatı kurmak beni her zaman heyecanlandırmıştır. Aslında, anlatacağım duyguyu en iyi kurgu ve anlatıcı kişi hangisi olabilir düşüncesi; portre, eşya, durum vb. hikâyelerine yönlendiriyor beni. Müteahhit, Fenomen ve Ölünün Yeri, dediğiniz gibi portre öyküler olarak adlandırılabilir.
Kişisel yazı hayatım ve Ölünün Yeri hakkında kendimi anlatma fırsatı bulduğum bu konuşma için size, şahsınızda Mahalle Mektebi Dergisi’nin okur-yazar dostlarına teşekkür ederim.
ibrahim eyibilir


29 Ağustos 2018 Çarşamba

Fotoğraf Hikayesi:31 kök
Tam bu söğüt köküyle konuşurken telefonu çaldı. Facebook bildirimlerinden benim beğendiğim bir profilin fotoğrafını alıp Whatsap aracılığyla birbirine gönderen insanların bilgisini aldım. Dehşetle şok arası bir ruh haliyle facebook hesabından biraz ironik bir açıklama yazdım. Gerçi sonra bu açıklamayı sildim. Uzun zamandır fotoğraf hikayesi yazmıyordum. Bu ağaç kökü ve taş kökü olayın şahitleri. Karşılıklı söyleştik. Özetini buraya alıyorum. Bu nasıl bir tavır, nasıl bir haset, nasıl bir hastalıktır ki tek tek facebook beğenilerini takip edip kendine göre yanlış eksik gördüğünü mal bulmuş mağribi gibi buna sarılıp bunu birbirine gönderen bir ruh hali? Facebook açıklamasında da belirttiğim gibi sosyal medya nezaketi olarak bayram gönderimi beğenen bir profilin profil fotoğrafını beğenmiş olmam olay oluyor. Asıl olay; benim neyi beğenip neyi beğenmeyeceğime  karar verme yetkisini kendinde gören haddini bilmez hadsizin zavallı kibriyle buna karar vermesi. Şu sıralar "belâ" adlı bir hikaye yazıyorum, bana olmadığını biliyorum, onun ismi geçiyor diye başıma böyle molla kasım tıhniyeti musallat oldu. Ya sapkın ya da sapık olmalı ki şortlu bir bayan resmini beğenmiş olmamı yoldan çıkmış olmak olarak mı yorumladı acaba? Molla kasım zihniyetiyle ne garip düşüncelerle bunun resmini çekip biribirine gönderirir ki? Bunu bir yazar duruşuna yakıştıramayan kafasına uymadığı için bunu orada burada konuşup bana ulaşmasını sağlayacak kadar ısrar eden böyle tiplerle sınanma? Önce bir ego yükselmesi, her şeyimi takip ediyorlar diyen iç ses sonra  "sen derviş olamazsın" diyen derviş Yunus "sen çok hamsın biraz yan sonra da pişersin" türü bir mezaj veriyor olmalı sanki diye iç geçirme.  Her beğeninin peşine düşen bu haset ve kin yüklü tuhaf türü anlamaktan anlatmaktan acizim. Üstad Necip fazıl imdada yetişti
 "Sakın yobazı, bir davaya, onun en mahrem çilelerini çektikten sonra kıl ve nokta feda etmeksizin emirlere sımsıkı bağlanan ulvi adam sanmayınız! Yobaz, her sahada, asla anlayamadığı ve iç yüzünü göremediği tecelliler karışsında papağan gibi hep aynı aksülamelleri gösterip Nuh diyen, fakat Peygamber demeyen; ve insanda en büyük İlahi nimet, ruh ve fikri, bekçi sopası, tulumbacı narası ve yurya çığlığıyla boğmaya kalkışan, böylece inanışları kör ve havasız nefsaniyetine indiren insan kılıklı insan tersidir.
Yobaz, sadece Allahı bulmak için düşünmeye, ürpermeye ve kıvranmaya memur insanoğlunun en büyük düşmanıdır; ve en sefil hayvanlar arasında bile bir eşi bulunmaz esatiri hayvandır.
İslamlığın en ince kanunlarından biri, bir müslümana küfür isnad edildiği zaman eğer o kimse gerçekten küfürde değilse, küfrün, bir kurşun gibi geriye teperek isnad edicisini bir daha dirilmemecesine öldüreceğidir. Böyleyken, bir zamanların müslümanlık taslayan yobazı, mukaddes Şeriatin gözünde asla suç olmamak şöyle dursun, hatta teşvik ve rağbet mevzuu olan işlere küfür damgasını vurmakla teferrüd etmişti.
Dünün bir türlü ölçü ve insafa gelmez yobazları, kazan kaldırdıkları mevzularda bir izah ve müdafaa tavrı gördükleri zaman şöyle haykırırlardı: <<Söyletmen, vurun!>>... Ve bir kelime söyletmeden vururlar, kelleleri uçururlardı. Doğruysa doğru, yanlışsa yanlış olarak yine bizzat fikirle tesbit edilmesi gereken fikirden bu derecede korkmak için, insan geçinenlerin, maymunlar ve leş kargaları arasında bile kendilerine bir müttefik bulamamış olmaları lazım değil midir?
Fotoğraflarımda uzun zamandır "kök" tema olarak var. Eskisi kadar sık yayınlamıyorum. Yukarıda özetini yazdığım koyu sohbetlerimiz oluyor. Bir de dostum mavi ladin var, belki yazarım. (fotoğraf evden 2018 )

8 Haziran 2018 Cuma

BİYOGRAFİ

Yazar Necati Tonga Bey'in Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü II adlı çalışma için yazdığı biyografi aşağıdadır. Kendisine bu çalışmadan ötürü teşekkür ederim.
(http://teis.yesevi.edu.tr/index.php?sayfa=madde_detay&md=4a46fbfca3f1465a27b210f4bdfe6ab3.a317225c7bd9122a  )

İbrahim Eyibilir

(d. 05 Aralık 1971 - ö. )
hikâyeci, öğretmen

Hayatı

İlköğrenimini doğduğu Dinar ilçesinin Kınık köyünde tamamladı. Isparta’nın Senirkent ilçesinde İmam-Hatip Lisesini bitirdi. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümünden (1996) mezun oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır. Hâlen İstanbul'da öğretmen olarak görev yapan yazar, edebiyat çalışmalarına devam etmektedir.

Eserleri Bağlamında Edebi Kişiliği

İlk hikâyesi öğrencilik yıllarında (1995) Yedi İklim dergisinde çıktı. Daha sonra Yedi İklim başta olmak üzere; Türk Dili, Az Edebiyat, Sühan, Nevbahar gibi dergilerde, edebistan.com ve dergibi.com adlı internet sitelerinde hikâyeleri yayımlandı. Eyibilir'in ilk öykü kitabı Teyzemin Radyosu 2014 yılında çıktı. Şaban Sağlık, bu kitaptan hareketle Eyibilir'in hikâye dünyasını şu cümlelerle değerlendirdi: ”İbrahim Eyibilir, 'sürekli şimdi' hâlini öyküleri aracılığı ile hissettirir. Malzemesini zamansal olarak genelde “geçmişten” seçse de onun derdi, içinde yaşadığı 'hâl'dir, yani 'şimdi'dir. Bunu da 'öykü anlatıcısının şimdisi' olarak öykülerinde kodlar. Dolayısıyla öykülerdeki 'anlatıcı'ların bilinç halleri ve zamansal sapmalarından yola çıkan dikkatli okuyucu, yazarın 'şimdisi' (hâli) konusunda gerekli verileri elde eder. Bütün bu veriler de gelip şuna dayanır: İbrahim Eyibilir, öyküleriyle 'ekran çağına' itiraz ediyor; yani bir tür hayatımızdaki bütün değerleri ters-yüz eden modernizme baş kaldırıyor.” (Sağlık, 2015:) İbrahim Eyibilir, üçü birer cümleden oluşan "kısa-kısa hikâye (küçürek öykü)" olmak üzere toplam yirmi hikâyeden oluşan ikinci hikâye kitabı Ölünün Yeri'ni 2017 yılında yayımladı. İbrahim Eyibilir, yayımladığı iki hikâye kitabı ile genç kuşak Türk hikâyecileri içerisinde dikkat çeken bir isimdir.

Kaynakça

Sağlık, Şağban (2015). "Ekran Çağına İtiraz Eden Öyküler", Yedi İklim, Şubat 2015, S. 299, s.37-43.

Eserleri

AdıYayıneviYayın YeriBasım YılıSayfa SayısıEser DiliEser TürüEser Not
Teyzemin RadyosuRoza Yay.İstanbul2014120Hikâye
Ölünün YeriMgv Yay.Ankara201799Hikâye

Madde Yazım Bilgileri

Yazar: Necati Tonga
Yayın Tarihi: 07/06/2018




22 Ocak 2018 Pazartesi


BEYHUDE DENEMELER 12: Savunma
Ne Sezai Karakoç'un ne İsmet Özel'in ne de benzerlerinin korumaya ya da savunulmağa ihtiyaçları olmadı hiçbir zaman. Anlaşılmak; tam yerinde ve zamanın anlamak belki de en büyük savunma olacaktır. Dün anlamadıklarımızı bugün anlıyor olmak hem dünü hem de bugünü kaybettiğimizin resmi değil midir? Düşünce ufkunu propaganda ve slogandan öteye taşıyamayan bir zihin, ancak taraftar esasıyla karşı tarafa taş ya da laf atacağı zaman tutunduğu kelime ve isimlerden ibaret sanacaktır bu engin düşünce ufku insanları. Beyhude bir tebessüm bırakıp geçmeli böylelerinin üstüne "selam" deyip geçer gibi...

13 Ocak 2018 Cumartesi


BEYHUDE DENEMELER: 11
Sizin hiç babanız ağladı mı?
Evet Cemal Süreyya babanın ölümüne bir cevap bulmuş, kör oldum. Bilmem babasının ağlamasını görmüş müdür? Umarım görmemiştir. Bir çocuk için baba, ağlayınca yaslanılacak dağ değil mi? Dağların devrilişi gibi bir baba ağlıyorsa çocuklar kör bile olamaz ki sevgili şair! Sizin babanız hiç ağladı mı bilmem? Benimki ağladı. Ne kör olabildim ne ölebildim. İçim bir mezarlık sessizliği, dağlar devrilirken içimdeki dervişin, dervişin sırtındaki merhametin kabri, kerpiç evin penceresine kıvrılan çocukluğum, içimin içine saklıyayım sizi ki kimsesizliğimin kimi kimsesi siz varsınız. Ne kör olabildim ne de ölebildim. Yaşamak yükü omuzlarımda ötesine geçemem neylersin verilmiş sözlerin mecburiyeti, kalbimin üstünde mekkeli bir yetimin babasızlığı var...
Ağlayan babaların ne hikayesini ne de şiirini yazabilir çocukları. Göğe ve dağa bakılabilir ancak uzun uzun...
(fotoğraf: yol ve çocuklar. 2014 bahçeden. i.e)

11 Ocak 2018 Perşembe

BEYHUDE DENEMELER 10 kin
Kini dini olanın imanı zayidir zannımca...
fotoğraf bahçeden 2014..

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...