11 Ocak 2018 Perşembe

BEYHUDE DENEMELER 10 kin
Kini dini olanın imanı zayidir zannımca...
fotoğraf bahçeden 2014..


BEYHUDE DENEMELER 9
İlginç Zamanlar
Hani bir Çinli bilgeden bahsedilir, ilginç zamanlarda yaşayasın diye beddua ettiği söylenir. Böyle bir Çinli bilge var mıydı bu şekilde bir beddua etti mi bilmem. Varsa ve etmişse de yaşadığımız zamanda hükmünü yitirmiştir diye düşünüyorum. Hangi zaman diliminde gülüşler noter tasdikli dostluklar mahkeme onaylı olmuştur? Arkadaşlıklar ısmarlama akrabalıklar dekor komşuluk geçmiş zaman masalı...
ilginç zamanlar Çin malı kalır bu çağda sevgili bilge! Sen cüzzamlı leş görmüş it gibi kaçan gölgeleri görsen ya da damgalı eşek yaftası satılan çarşılardan geçsen o ilginç zamanları öpüp başına koyarsın bence... Yunusu tanısaydın keşke "göçtü kervan kaldık dağlar başında" yeterdi sana...
(fotoğraf evden 2014)

6 Ocak 2018 Cumartesi

BEYHUDE DENEMELER 8:  "Tanrıların Arabaları"na Binenler ve Bitmeyen Savruluşlar ya da Saçlarını Dağıtırsın gibi bir şey (kafası gönlü dağınık ve fena karışık bir yazı vs vs)
İlk itiraz içimdeydi. Dışa vuracak cesaretim yoktu sanırım yaşım da müsait değildi. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi bakın beni görüyorsunuz ama Allah'ı görebiliyor musunuz ? sorusuna verecek cevabı itiraz edecek cesareti yoktu. Açılan ilk yaraydı bu. Kırk yedi yaşındayım, o yürekte hissettiğim samimiyeti bir daha yakalayabilmek ümidi omzuma düşen yaşama yükünü hafifleten en önemli sebeplerden.  Benim o yaşımda sınıfta yaşadığımı bir kaç kuşak yaşamış, hidayet romanlarından öğrendim. İkinci itiraz yaralanma ya da kopuş ise yarıyıl  tatilinde elemtere öğrendim diyen sınıf arkadaşımın azarlanması ile oldu. "Her çocuk islam fıtratı üzere doğar" hadisini duyduğumda buna çok önceden iman etmiş olduğumu dahası yaşadığımı anladığımda çok mutlu olmuştum. Şüphe nura koşmaktır der eskiler eğer şüphe iyi bir rehberle ilerlemezse ışığa derken karanlık dehlizlere dolambaçlı yollara sapmak da mümkün. İki yıl Kuran kursuna gitmek başarısız bir hafızlık demesi o samimi fıtratın getirdiği sonuçlardı. Peşimden ayrılmayan, camiye hiç gitmediği halde cami avlusuna kadar gelip beni kurtarmaya(!) çalışan bir şüphe ekenim vardı. Bendeki merak her çocukta olduğu gibi saf filozofçaydı. Göğe gerçekten dokunup dokunamayacağımı öğrenmek için yamacına kurulu köyümden tepenin en zirvesine çıkıp zıplayarak denemek ve dokunamayacağını yaşayarak öğrenmek. Bu netlikte her şeyi anlamak bilmek istiyordum. İçime atılan şüphe tohumu her uyarıcıda yeniden yeşerip büyüyordu. Televizyonda oynayan bir çizgi film; sudan çıkan bir balığın aşama aşama yürümesi ve insana dönüşmesi, çocuk dergisinde görülen maymun insan arası çizimler hepsi içimdeki şüpheyi büyütüyordu. İki yıl kuran kursu yetmedi. Yetmediği o zamandan belliydi, haftada bir dışarı çıkabildiğimiz cuma namazı izninde sela ezan arası gazete bayisine gidip yasak olan çocuk dergileri Örümcek Adam çizgi romanlarını alıp gömleğin içine saklamam bu arayışın sonuçlarıydı diye düşünüyorum. İki yıl sonra İmam Hatip lisesinin kapısındaydım. Sınıftakilere göre iki yaş büyüktüm evden ayrıydım yalnızdım içine kapanıktım biteviye aşıktım bir de aklımda zalim bir şüphe ve henüz İsmet özel'i keşfetmemiştim daha...
   
Hayatınızda sizi en çok etkileyen kitap hangisidir diye bir soru vardır ya benim o soruya verebileceğim cevap sanırım yukarıda resmini gördüğünüz kitap olacaktır. Şemsettin Akbulut'un o zamanki Yeni Asya yayınlarından çıkan kitabı.( Bahsettiğim yıllar seksen bir ve sonrasında geçen altı yedi yıl...)  Matematikten hiç anlamadığım halde - sadece okuma ve yazma bilmemizin yettiği bir köy okundan mezundum arayı sınıfı geçebilecek kadar kapatabildim buna rağmen- Septilyonda bir, on üzeri yirmi altı nedir bunları çok iyi anlıyordum. Bu kitapta o zamanın en önemli propaganda aracı olan bir kitaba cevap olarak hazırlanmış ve içimdeki şüpheyi zıplayarak dokunamadığım gökyüzü kadar berrak bir şekilde yok etmişti. 
Türlerin Kökeni (komik olanı ben bunu ilk duyduğumda -ortaokul iki falan- Türklerin Kökeni sanmıştım:) daha sonra bu kitapla karşılaştığımda Şemsettin Akbulut'un  kitabı imdada yetişmişti. İçimin durulması için hafta sonları risale derslerine giderken Kuran kursuna giderken  edindiğim alışkanlık devam ediyordu gazete bayisine gidip dergi alıyordum. (tamam ergendik de öyle gidip pornoğrafik dergiler almıyorduk tabii) aklımda kalan müzik magazin dergileri mesela o zaman Saçak diye bir haber dergisi vardı onu alıyordum. Abdülhamite kızıl sultan diyen dergiyi İmam hatip  yurduna sokmak iş değil ama yasak ve cazibe her zaman galip. Can siperhane Cennet mekan sultanımızı savunuyorduk ama Üstat Sait Nursi de sultana istibdat isnat ettiği için ( düpedüz diktatör dediği için ) akıl hastahanesine düştüğünü biliyordum. İçimdeki zalım şüphe gene havalandı benim ve hala İsmet Özelden haberim yoktu. Lise bir öğrencisi tuğla gibi kalın Cemal Kutay kitaplarını bunun için okuyordu sanırım ha bi de Rızanurun yasaklı kitabını okuyordu. Cemal Kutay çok faydalı oldu da diğeri çapkınlığın el kitabı gibi birşeydi tamamen hayal kırıklığı yani. Propaganda ve karşı propaganda içimde tepinirken ergen yanım şiir yazıyordu. Sınıf gazetesi çıkartıyor yetmezse okul panosuna asılmış Ziya Gökalp'in "ezanlar türkçe okunusun" mısralı şiirini yırtıp olay çıkartıyor falan. Artık durulduğumu farzedip bir gazetede köşe yazarı olmayı hayal eder olmuştum. Ben bir taraftım propaganda ve kavga ve polemik için diş bileyen bir heyecan belki de hezeyandım neyse...
"Tanrıların Arabaları" en az " Türlerin Kökeni" kadar ağır bir propaganda silahı idi ben onunla tanıştığımda artık bir ödev okur gibi okuyordum. Biliyordum ki içimdeki fıtrat dediğim ne varsa öldürmek dinin geçmişin masalları ve toplmların afyonu sloganının propaganda silahıydı. Okuduktan sonra iddianın tam tersine son dinin hak olduğuna ve anlatılanların geçmişteki bozulmuş dinlerdeki ilahi izler diye izah edecek  karşı propaganda bile geliştiriyordum. iki koro vardı karşılıklı şarkı söylüyorlardı ben de o korolardan birinde yer almış  şarkımıza eşlik ediyordum. 
Lise biterken yoruldum sanıyorum koroyu bırakıp şiire kaçtım. Anlayamadığım   Sezai Karakoç şiirlerini anlamak için başka kitaplar okumalıydım. 
Üniversiteye geldiğimde içime o şüpheyi atana teşekkür etmek istedim. Üniversite deyince ne hayal ettimse artık, seviye ilkokul üstü lise altı bir yerlerde ben de ise o kavga bitmiş hepimizin tarafı aynı zaman doksanları vuruyor herkesin paranın ve kadının peşinde. Edebiyat son sığınağım ve İsmet özel ve Cemil Meriç bitmeyen sarhoşluğum.  İyi bir şair olamayacağımı farkettiğimde kendimi kısa hikayeye teslim ediyorum. 
Yirmi dört yaşında öğretmenliğe başladığımda hayatı fethettiğime hükmetmeme ramak kala hiç bir şey olmadığımı yeniden keşfediyorum. Burada da kendime bir karşı propaganda buluyorum panoya bildiri asıyor ben yasak diye kaldırıyorum. Çalışma arkadaşım bayanla tartışıp olay oluyorum. İçimde hiç büyümeyen o ergenle yüzleşip yüzüne tükürmek isteyip uzlaşmayı seçiyorum. Belki o yıllardaki en önemli keşfim "muhbir vatandaş"lığı reddetmemdi. Propagandanın şehvetiyle çıkardığım olaydan etkilenen müfettiş fikrine karşı olduğum adamın aleyhinde ifade vermemi istedi. İçimdeki göğe koşan o çocuk maviye çağırdı. Çocuğa uydum iftira atmayı yani sayın muhbir vatandaş olmayı reddettim. Sonuçta cezayı ben aldım. 
Bunları niye mi yazıyorum, dedim ya yaşım kırk yedi bütün iddialarımdan vuruldum. Beyhude söylenip duruyorum uzun zamandır. Bu zamanın yenilgisini dün yaşadıklarımdan okuyorum. Derken yirmi sekiz şubat geldi. O zamana kadar fişten okulda çocuklara öğrettiğim cümleleri anlayan ben bunun başka anlamları olduğunu da Gebze de bir aylık askerliğimde anladım. Herkesin laylay lom gezdiği dönemde iki yüz doksan dört ihl mezunu, rus artığı azeri kılıklı bir adamın elinde günlerce süründüğünde fişlenmek neymiş o zaman öğrendim.  Bir aylık o dehşetten sonra güney doğunun en ücrasına güle oynaya gittim desem abartmış olmam...
 Deneme kılıklı bu hatırayı yazdıran sebeplere gelsem artık değil mi? Kırk yedi yaşında ve işsizim. Yani düşünmeye vaktim oldu. Düşünmenin sonunda düşünce tarihimiz olmadığını gördüm. Tanzimattan bu yana evet bu klişe oldu şöyle de denebilir son üç yüz yıldır sloganlarımızın kavgasını veriyoruz sanırım. Propaganda, son dönemde buna reklam da diyebiliriz her şeyimizin ortasından geçiyor, korolar şarkı söylüyor ben susuyorum. 
Yoksa yirmi sekiz şubatta ikna odalarında açılmayan başörtüsü müslüman ağızların propagandası ile bilmem kaç asırdır tefsir edilen ayetin yanlışlığını yanlış anlaşılıp yanlış tefsir edildiğini ortaya koyarak saçlar fora diyen düşünce değişimi  başka nasıl izah edilecek. Sümerlilerde kötü kadın(!)lar kullanılırdı diyen propaganda seksenlerde doksanlarda fısıltıyla söylenen Marksist bir slogan iken bu gün müslüman ağızlarda geveleniyor olması neyle izah edilebilir. Tanrıların Arabaları herşeyi uzaylıların başlattığını söylüyordu Türlerin Kökeni maymun atalarımızı(!) anlatıyordu. Müslüman ağızlar kabenin kibeleden gelebileceğini ademin tek olmadığını vazeder oldu. Seküler bir iman etme ettirme çabası. Günümüze kadar gelen bütün yorumları hurefe çuvalına koyup bir kenara atarken kendi yorumlarını onaylamayanları da şirk, münafık, akılsız, cahil vb sopalarla dövmeye hazır bekleyen propaganda. Selman Rüşti şeytan ayetlerini yazdığında öldürmek için köşe bucak arayanlar kuranı  kendine göre matematiksel şaplonlarla ölçüp  uymayan yanlarını şüpheyle karşılayana gık dememeleri... ahir zaman değil mi? 
Maonun çocukları ellerine tutuştutrulan tetikçinin el kitabını kültür devrimi diyerek okuyup sokaklarda insan avına çıkmışlardı. Medeniyetin bütün kodlarına; tasavvuf, fıkıh, edebiyat, yunus, mevlana, pir sultan, karacoğlan.... Yalın kılıç şirk şirk diye dalanlar bana maonun çocuklarını hatırlatıyor...
Ve daha neler neler... Kırk yedi yaşındayım bu zamana kadar dinin hiç bir zaman dindarlar tarafından böyle zedelendiğini görmemiştim. İçimdeki çocuk göğe koşmaktan yoruldu, propaganda öldü ve hepimiz iddiamızdan vurulduk yeniden...

28 Aralık 2017 Perşembe

Fotoğraf Hikayesi Eksi Bir
(Bir yıldan fazla oldu. İnanmak bu kadar uzun sürdü demek ki... Henüz yazılmadı hikayesi... Alta eklenecek daha güzel bir fotoğrafla ikisinin arasında yaşananları yazmak... kısmet... Şimdilik yazısız bir hikaye gibi dursun burada, kanamaya devam ederek... )
Beyhude Denemeler 7: Hacabi Ne İş?!
Kelimelere takıntılı biriyim sanırım. Öykü, hikaye ve bacı bu takıntının sonucu olarak bu bloggda yazı konusu olmuştu daha önce. Şimdi "iş" kelimesi kapıyı tıklattı. Etimolojik bir yaklaşım değil benimki, daha çok yüklenilen anlam ve kullanıldığı yer beni rahatsız eden. İlk rahatsız olduğum kullanım, kaşarlanmış dizi oyuncusunun erken final yapmış dizi sonrası uykulu gözlerle katıldığı magazin programında ağzını yaya "... iyi bir "iş" ti başka güzel "iş"lerde devam edeceğiz..." demesi ile bi tuhaf oldum. Burada kelime ağır bir para kokusu yayıyordu. Sözüm ona bu kişilere oyuncu(!) bazen de -yanlışlıkla olsa gerek- sanatçı(!) deniyordu. Sanatçı ve eser ilişkisini anlatmak; bu bakışa bu düşünüşe mümkün mü? Sanmam. Bu kaşarlanmış dizi oyuncusunu geçelim ya da "önümüzdeki maçlara bakacağız artık" yeni moda şark kurnazlığını da geçelim amma ve lakin aynı "iş" kelimesini edebi eser (hikaye, şiir, deneme vs) için kullanan, "önümüzdeki maçlara bakacağız artık" tuhaflığıyla başka güzel işlerde buluşmak üzere diye temennide bulunan edebi/yat/çı(!) ya ne demeli?!... Herhalde, Hacabi ne iş? Tezgah dönüyor mu? Denebilir mesala... :)

23 Aralık 2017 Cumartesi

FOTOĞRAF HİKAYESİ 30: Umut
Bolgga yazmayalı uzun zaman oldu. Fotoğraf Hikayesi yazmayalı daha uzun zaman oldu. Aslında yazmayı düşündüğüm bir beyhude denemem  de var. Bizim orada kullanılan bir deyim var, elim ermedi diye. Yazmaya fırsatım olmadı anlamında kullandım. Yukarıdaki fotoğrafı, devamlı gittiğim bir park var orada çektim. Parkın müdavimlerinden oldum diyebilirim. Kulağını kesen ressamın (http://www.bicaps.net/vincentten-sevgilerle-loving-vincent-2017-turkce-altyazili-1080p-full-hd-izle/) filmini izlerken bi replik dikkatimi çekmişti; bir insan nasıl çaresiz ve yalnız kalmış ki vahşi bir kargayla yakınlık kurmaya çalışıyor...  Bu mealde bir şeydi. Ben de ağaçlarla konuşmaya başladım iyi mi ? Gerçi Van Gogh kadar cesur ve çaresiz değilim ama parktaki mavi ladinle konuşmasam kendimi eksik hissediyorum. Hatta mavi ladin "1948" adlı hikayeme girecek kadar benden bir parça oldu. Bu fotoğrafta Mavi ladin yok ama yazı dünyamın vaz geçilmez sembollerinden biri olan gül var. Fotoğrafın tamamı bu değil tabii, gülün sesi daha iyi duyulsun diye kırpma düzeltme yapmam gerekiyordu. Kara kışa karşı kırmızı gülün bahar ve umut şarkısı da koyabilirdim bu fotoğrafın adını. Bazen umut bütün şarkıların özeti sanki. Gülün dili hal dili genede mavi ladin çözebilir belki bülbülün dilini...

17 Ağustos 2017 Perşembe

BEYHUDE DENEMELER 6: siyaset ve edebiyat
Edebiyat, siyaset üstü bir söylem ve eylem ortaya koyamadıkça, siyasetin propaganda bezi olmaktan kurtulamayacaktır. Böyle bir cümle yazıp tivite koymak da vardı. Başka söylemek istediklerim de var. Ne kadar beyhude de olsa kendi kuyusuna seslenen Midas gibi içimdekileri söyleyip rahatlamak istiyorum. Midas'ı boş verip Yunus gibi, söylesem öldürürler söylemesem öldüm diyerek belki beyhudeliğin tozunu alabiliriz.
Yirmi yıl kadar önce; toy bir yazar adayı olarak çok değer verdiğim bir yazar büyüğümün yanındaydım. Milletvekili olmaktan bahsedince (ne haddime ise) hemen atladım, nasıl olur bir edebiyatçının milletvekilliğini düşünmesi gibi bir tepki verdim. Düşüncemi ifade biçimi toy ve ukala idi ancak bu gün de aynı şekilde düşünüyorum. Gözümde siyaset edebiyata göre kerih bir alan. Edebiyat; siyasete ve siyasilere yol gösteren bir bilge ifadenin adı olmalı ki böyle olduğu kadim zamanlara da tarih şahit. Feraset, günümüz söyleyişiyle öngörü ve sezgi, şair ve yazarda daha gelişmiştir ya da gerçek sanatçıda durum böyledir. Fuzuli gibi Yunus gibi yüzlerce yıl sonrasına seslenebilen sezgi, kendisini günün heyulasına kurban eder mi? Günümüzde bu sezgi ve öngörünün yokluğu siyaseti edebiyatın üstüne çıkarmıştır. Bunun da ağır sonuçları ve bedelleri oldu tabii...
Oğuz Atay'ın Demir yolu Hikayecileri'nde olduğu  gibi yazdıklarını satmak için trenin yolunu gözleyen gündelikçi yazıcılar türedi. Bindikleri her tren (köy derneği, belediye, festival, ısmarlama ödül törenleri, kadrolu jürilerle yapılan yarışmalar, ambalajı açılmadan ne i düğü belirsiz  ambarlarda bekleyen tiraj şişirmeye yarayan ağaç parçaları vs vs) onları bir başka postalın dibine indirdi, sandılar ki başka bir istasyon. Hal böyle olunca malum masaların tuzlukları olmasalar da kenar süsü bir bibloya döndüler. O kenardan kendilerinin oturması gereken yere oturan Ajda Pekkan, Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses gibi büyük sanatçıları seyretmek zorunda kaldılar. 
Bilenler bilir, benim için Sezai Karakoç Kutup Yıldızı gibidir. Aynı zamanda bir parti başkanıdır. Sezai Karakoç'un partisini siyasetin içinde bir parti gibi gören bana göre Sezai Karakoç'u hiç anlamamıştır. Tek başına duruşuyla, sezişiyle, öngörüsüyle bu zamana Yunus'un Fuzuli'nin kokusunu taşıyan adam bana göre. Bazı düşüncelerine katılmamakla beraber bu ismin yanına İsmet Özel'i de eklemek kadirşinaslığın gereği diye düşünüyorum.
İş bu beyhude sözleri niye ettim: Başta söylediğim gibi tivit alemine bir kaç cümle salıp geçebilirdim. Hiç kimseye değil kendime bir not bırakmak için yazdım. Siyaset üstü bir söylem geliştiremezsek; yazar ve şairlerimiz propagandaya kurban gitmiş zavallı holiganlar olmaktan öteye gidemeyecekler maalesef. Sosyal medyada bu tespitleri doğrulayacak o kadar çok örnek var ki...
ibrahim eyibilir

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...