Fotoğraf Hikayesi Eksi Bir
(Bir yıldan fazla oldu. İnanmak bu kadar uzun sürdü demek ki... Henüz yazılmadı hikayesi... Alta eklenecek daha güzel bir fotoğrafla ikisinin arasında yaşananları yazmak... kısmet... Şimdilik yazısız bir hikaye gibi dursun burada, kanamaya devam ederek... )
edebiyat sever bir öğretmen(1560) arada bir hikaye yazdığı da oluyor... Teyzemin Radyosu ve Ölünün Yeri var, bir de kelime cümle görmemiş içimde gezinen hikayeler...
28 Aralık 2017 Perşembe
Beyhude Denemeler 7: Hacabi Ne İş?!
Kelimelere takıntılı biriyim sanırım. Öykü, hikaye ve bacı bu takıntının sonucu olarak bu bloggda yazı konusu olmuştu daha önce. Şimdi "iş" kelimesi kapıyı tıklattı. Etimolojik bir yaklaşım değil benimki, daha çok yüklenilen anlam ve kullanıldığı yer beni rahatsız eden. İlk rahatsız olduğum kullanım, kaşarlanmış dizi oyuncusunun erken final yapmış dizi sonrası uykulu gözlerle katıldığı magazin programında ağzını yaya "... iyi bir "iş" ti başka güzel "iş"lerde devam edeceğiz..." demesi ile bi tuhaf oldum. Burada kelime ağır bir para kokusu yayıyordu. Sözüm ona bu kişilere oyuncu(!) bazen de -yanlışlıkla olsa gerek- sanatçı(!) deniyordu. Sanatçı ve eser ilişkisini anlatmak; bu bakışa bu düşünüşe mümkün mü? Sanmam. Bu kaşarlanmış dizi oyuncusunu geçelim ya da "önümüzdeki maçlara bakacağız artık" yeni moda şark kurnazlığını da geçelim amma ve lakin aynı "iş" kelimesini edebi eser (hikaye, şiir, deneme vs) için kullanan, "önümüzdeki maçlara bakacağız artık" tuhaflığıyla başka güzel işlerde buluşmak üzere diye temennide bulunan edebi/yat/çı(!) ya ne demeli?!... Herhalde, Hacabi ne iş? Tezgah dönüyor mu? Denebilir mesala... :)
Kelimelere takıntılı biriyim sanırım. Öykü, hikaye ve bacı bu takıntının sonucu olarak bu bloggda yazı konusu olmuştu daha önce. Şimdi "iş" kelimesi kapıyı tıklattı. Etimolojik bir yaklaşım değil benimki, daha çok yüklenilen anlam ve kullanıldığı yer beni rahatsız eden. İlk rahatsız olduğum kullanım, kaşarlanmış dizi oyuncusunun erken final yapmış dizi sonrası uykulu gözlerle katıldığı magazin programında ağzını yaya "... iyi bir "iş" ti başka güzel "iş"lerde devam edeceğiz..." demesi ile bi tuhaf oldum. Burada kelime ağır bir para kokusu yayıyordu. Sözüm ona bu kişilere oyuncu(!) bazen de -yanlışlıkla olsa gerek- sanatçı(!) deniyordu. Sanatçı ve eser ilişkisini anlatmak; bu bakışa bu düşünüşe mümkün mü? Sanmam. Bu kaşarlanmış dizi oyuncusunu geçelim ya da "önümüzdeki maçlara bakacağız artık" yeni moda şark kurnazlığını da geçelim amma ve lakin aynı "iş" kelimesini edebi eser (hikaye, şiir, deneme vs) için kullanan, "önümüzdeki maçlara bakacağız artık" tuhaflığıyla başka güzel işlerde buluşmak üzere diye temennide bulunan edebi/yat/çı(!) ya ne demeli?!... Herhalde, Hacabi ne iş? Tezgah dönüyor mu? Denebilir mesala... :)
23 Aralık 2017 Cumartesi
FOTOĞRAF HİKAYESİ 30: Umut
Bolgga yazmayalı uzun zaman oldu. Fotoğraf Hikayesi yazmayalı daha uzun zaman oldu. Aslında yazmayı düşündüğüm bir beyhude denemem de var. Bizim orada kullanılan bir deyim var, elim ermedi diye. Yazmaya fırsatım olmadı anlamında kullandım. Yukarıdaki fotoğrafı, devamlı gittiğim bir park var orada çektim. Parkın müdavimlerinden oldum diyebilirim. Kulağını kesen ressamın (http://www.bicaps.net/vincentten-sevgilerle-loving-vincent-2017-turkce-altyazili-1080p-full-hd-izle/) filmini izlerken bi replik dikkatimi çekmişti; bir insan nasıl çaresiz ve yalnız kalmış ki vahşi bir kargayla yakınlık kurmaya çalışıyor... Bu mealde bir şeydi. Ben de ağaçlarla konuşmaya başladım iyi mi ? Gerçi Van Gogh kadar cesur ve çaresiz değilim ama parktaki mavi ladinle konuşmasam kendimi eksik hissediyorum. Hatta mavi ladin "1948" adlı hikayeme girecek kadar benden bir parça oldu. Bu fotoğrafta Mavi ladin yok ama yazı dünyamın vaz geçilmez sembollerinden biri olan gül var. Fotoğrafın tamamı bu değil tabii, gülün sesi daha iyi duyulsun diye kırpma düzeltme yapmam gerekiyordu. Kara kışa karşı kırmızı gülün bahar ve umut şarkısı da koyabilirdim bu fotoğrafın adını. Bazen umut bütün şarkıların özeti sanki. Gülün dili hal dili genede mavi ladin çözebilir belki bülbülün dilini...
Bolgga yazmayalı uzun zaman oldu. Fotoğraf Hikayesi yazmayalı daha uzun zaman oldu. Aslında yazmayı düşündüğüm bir beyhude denemem de var. Bizim orada kullanılan bir deyim var, elim ermedi diye. Yazmaya fırsatım olmadı anlamında kullandım. Yukarıdaki fotoğrafı, devamlı gittiğim bir park var orada çektim. Parkın müdavimlerinden oldum diyebilirim. Kulağını kesen ressamın (http://www.bicaps.net/vincentten-sevgilerle-loving-vincent-2017-turkce-altyazili-1080p-full-hd-izle/) filmini izlerken bi replik dikkatimi çekmişti; bir insan nasıl çaresiz ve yalnız kalmış ki vahşi bir kargayla yakınlık kurmaya çalışıyor... Bu mealde bir şeydi. Ben de ağaçlarla konuşmaya başladım iyi mi ? Gerçi Van Gogh kadar cesur ve çaresiz değilim ama parktaki mavi ladinle konuşmasam kendimi eksik hissediyorum. Hatta mavi ladin "1948" adlı hikayeme girecek kadar benden bir parça oldu. Bu fotoğrafta Mavi ladin yok ama yazı dünyamın vaz geçilmez sembollerinden biri olan gül var. Fotoğrafın tamamı bu değil tabii, gülün sesi daha iyi duyulsun diye kırpma düzeltme yapmam gerekiyordu. Kara kışa karşı kırmızı gülün bahar ve umut şarkısı da koyabilirdim bu fotoğrafın adını. Bazen umut bütün şarkıların özeti sanki. Gülün dili hal dili genede mavi ladin çözebilir belki bülbülün dilini...
17 Ağustos 2017 Perşembe
BEYHUDE DENEMELER 6: siyaset ve edebiyat
Edebiyat, siyaset üstü bir söylem ve eylem ortaya koyamadıkça, siyasetin propaganda bezi olmaktan kurtulamayacaktır. Böyle bir cümle yazıp tivite koymak da vardı. Başka söylemek istediklerim de var. Ne kadar beyhude de olsa kendi kuyusuna seslenen Midas gibi içimdekileri söyleyip rahatlamak istiyorum. Midas'ı boş verip Yunus gibi, söylesem öldürürler söylemesem öldüm diyerek belki beyhudeliğin tozunu alabiliriz.
Yirmi yıl kadar önce; toy bir yazar adayı olarak çok değer verdiğim bir yazar büyüğümün yanındaydım. Milletvekili olmaktan bahsedince (ne haddime ise) hemen atladım, nasıl olur bir edebiyatçının milletvekilliğini düşünmesi gibi bir tepki verdim. Düşüncemi ifade biçimi toy ve ukala idi ancak bu gün de aynı şekilde düşünüyorum. Gözümde siyaset edebiyata göre kerih bir alan. Edebiyat; siyasete ve siyasilere yol gösteren bir bilge ifadenin adı olmalı ki böyle olduğu kadim zamanlara da tarih şahit. Feraset, günümüz söyleyişiyle öngörü ve sezgi, şair ve yazarda daha gelişmiştir ya da gerçek sanatçıda durum böyledir. Fuzuli gibi Yunus gibi yüzlerce yıl sonrasına seslenebilen sezgi, kendisini günün heyulasına kurban eder mi? Günümüzde bu sezgi ve öngörünün yokluğu siyaseti edebiyatın üstüne çıkarmıştır. Bunun da ağır sonuçları ve bedelleri oldu tabii...
Oğuz Atay'ın Demir yolu Hikayecileri'nde olduğu gibi yazdıklarını satmak için trenin yolunu gözleyen gündelikçi yazıcılar türedi. Bindikleri her tren (köy derneği, belediye, festival, ısmarlama ödül törenleri, kadrolu jürilerle yapılan yarışmalar, ambalajı açılmadan ne i düğü belirsiz ambarlarda bekleyen tiraj şişirmeye yarayan ağaç parçaları vs vs) onları bir başka postalın dibine indirdi, sandılar ki başka bir istasyon. Hal böyle olunca malum masaların tuzlukları olmasalar da kenar süsü bir bibloya döndüler. O kenardan kendilerinin oturması gereken yere oturan Ajda Pekkan, Hülya Avşar, İbrahim Tatlıses gibi büyük sanatçıları seyretmek zorunda kaldılar.
Bilenler bilir, benim için Sezai Karakoç Kutup Yıldızı gibidir. Aynı zamanda bir parti başkanıdır. Sezai Karakoç'un partisini siyasetin içinde bir parti gibi gören bana göre Sezai Karakoç'u hiç anlamamıştır. Tek başına duruşuyla, sezişiyle, öngörüsüyle bu zamana Yunus'un Fuzuli'nin kokusunu taşıyan adam bana göre. Bazı düşüncelerine katılmamakla beraber bu ismin yanına İsmet Özel'i de eklemek kadirşinaslığın gereği diye düşünüyorum.
İş bu beyhude sözleri niye ettim: Başta söylediğim gibi tivit alemine bir kaç cümle salıp geçebilirdim. Hiç kimseye değil kendime bir not bırakmak için yazdım. Siyaset üstü bir söylem geliştiremezsek; yazar ve şairlerimiz propagandaya kurban gitmiş zavallı holiganlar olmaktan öteye gidemeyecekler maalesef. Sosyal medyada bu tespitleri doğrulayacak o kadar çok örnek var ki...
ibrahim eyibilir
ibrahim eyibilir
27 Mayıs 2017 Cumartesi
Beyhude Denemeler 5: Ramazana dair... (geçen yıl ramazan ayında Yedi İklim Dergisi'nde yayınlanan bir deneme. hayırlı ramazanlar niyetine... i.e)
Eskimeyen Eski Ramazanlar
“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk,
nereye gitsen gitmiyor.” Edip Cansever
Gökyüzüne baktığında yerinde
olmadığını görsen, kendini sekizinci katın balkonundan sarkan, tekini kaybetmiş
bebek patiğine bakarken bulsan? İşte o zaman patiğin hikâyesinde göğünü
ararsın. Gitmelerin şarkısına tutunursun ki bilirsin faturalara tutturulmuş
raptiyeler gibi iğretidir şarkıların. Önceden sıkıcı, banal bulduğun sorulardan
bir yanık kokusu yükselir, şaşırırsın... Mesela " Ahh nerede o eski
Ramazanlar!" tanıdık bir gökyüzünü çağırır gözlerine, burnun sızlar, bir ahh da sen eklersin.
Kimseye anlatmak istemezsin onlar da anlamak istemeyecektir zaten... Kabul
edersin orta yaşı geçtiğini, Ramazan’ın her mevsimde ayrı gelişini hatırlarsın;
tek kanallı televizyonlarda Karagöz Hacivat, cami avlusunda lokum şerbet
vardır. Henüz iftarın vaktini, teravihin
sayısını şaşırtmayı dine hizmet sanan hocalar icat olmamıştır. Kalbimizle
gelmişizdir, aklımız başımıza geldiğinde, şaşırmamıştır inandıklarımıza.
İkindi vakti kokudan bir kervan
kalkar sokaklardan; fırından yükselen pide kokusuna, Ayşe Teyze'nin pişirdiği
yayla çorbasından kekik, nane, yarpuz kokusu katılır. Akşama misafir bekleyen
Elif Hala, erkenden eritmeye başlamıştır tereyağını, koku kervanı bir olup
üstüne gelir. Yutkunursun. En fakir evden en zenginine kadar tüm sofralar bir
ziyafettir. Ramazan’ın bir yılın her mevsimini gezdiğini görmüşsen, üstünde
dolaşan gök gibi çocukluk mevsimindekine takılır kalırsın. Oysa şimdi sofra
daha zengindir, ziyafetler oteller boyu, gene de bir şey eksiktir. Şaşırırsın.
İftar vakti suya koşuşların, tulumbadan içtiğin soğuk suyun tadı yoktur
ısmarlama şilelerde. Her şeyde bir naylon, plastik tadı damağına vurur. Şimdi her
şey parmakların ucundadır; komşu Raziye Abla'nın kapısını çalmaktan daha
kolaydır Afrika da bir fukaraya ulaşmak. Paramız çok ya! Sahurunu Selimiye'de
yaptığımız orucun iftarını Süleymaniye'de açarız. Akıllı telefonumuzun entır
tuşu yeter vicdanımızın mutmain olmasına. Bağışımızı yapmışız büyükleri de
"alolamışız" iyi ama ağzımızdan gitmeyen bu plastik tat ne?
Bizim zamanımız diye baktığın fotoğraftır
belki ilk yanıldığın yer. Sonrasında kirlenmeye başlayan gökyüzü, ufku kaplayan
karabulutlar büyüyüp yaşlandığını ya da kirlendiğini kendine söyleyemeyişindir.
Seninle kirlenen ne varsa tesellin olur. Olgunlaşırsın ve anlarsın çocuk
saflığının samimiyeti gelmeyecektir. Eski diye andığın ne varsa eskimeyen o
gelmeyendir.
Şimdinin eskimeyen
Ramazanlarını yaşayanlarına bakınca fark edersin; bunlar da eskidiklerini
unutup eski Ramazanlar sayıklarlar mı diye iç geçirirsin. Ekranlara
bıraktıkları izlerin peşine düşerler belki çocukluklarının kokusu sinmiştir
diye. Önce kendine anlatırsın samimiyet adlı kumaşı eskitmemen gerektiğini.
Sonra küçük meleklerin ellerine koyarsın serçe ürkekliği sinmiş eskimeyen
vaktin güzelliğini. Avucunu açtığında, sabah babaannesine sattığı orucun
karşılığını ya da nane kokulu bir şeker bulur. Yıllar sonra hala tebessümle
anılır düşler konar ikindi vakti iftarı bekleyen çocukların gözlerinin
saçaklarına. Gözlerine bakınca senin göğüne kanat çırpan turnalar görürsün, sözün
biter, susarsın.


5 Mart 2017 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL Bin dokuz yüz do...
-
Beyhude Denemeler 2: İsmet Özel Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyet...
-
FOTOĞRAF HİKAYESİ 33: Ahlat Ağacı Mart Yedi İkliminde yayınlanan "Ahlat Ağacı ya da Anadolu Ağacı" adlı değininin tamamı aşağıda....
-
FOTOĞRAF HİKAYELERİ 1 mavi çaydanlık, Eşya yaşanmışlıkla imgeye dönüyor bence. Bazıları için sıradan, porselen bir çaydanlık; benim kuş...





