27 Mayıs 2017 Cumartesi

                 Beyhude Denemeler 5: Ramazana dair... (geçen yıl ramazan ayında Yedi İklim Dergisi'nde yayınlanan bir deneme. hayırlı ramazanlar niyetine... i.e)                                         



Eskimeyen Eski Ramazanlar
“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, nereye gitsen gitmiyor.”  Edip Cansever
Gökyüzüne baktığında yerinde olmadığını görsen, kendini sekizinci katın balkonundan sarkan, tekini kaybetmiş bebek patiğine bakarken bulsan? İşte o zaman patiğin hikâyesinde göğünü ararsın. Gitmelerin şarkısına tutunursun ki bilirsin faturalara tutturulmuş raptiyeler gibi iğretidir şarkıların. Önceden sıkıcı, banal bulduğun sorulardan bir yanık kokusu yükselir, şaşırırsın... Mesela " Ahh nerede o eski Ramazanlar!" tanıdık bir gökyüzünü çağırır gözlerine, burnun sızlar, bir ahh da sen eklersin. Kimseye anlatmak istemezsin onlar da anlamak istemeyecektir zaten... Kabul edersin orta yaşı geçtiğini, Ramazan’ın her mevsimde ayrı gelişini hatırlarsın; tek kanallı televizyonlarda Karagöz Hacivat, cami avlusunda lokum şerbet vardır. Henüz iftarın vaktini, teravihin sayısını şaşırtmayı dine hizmet sanan hocalar icat olmamıştır. Kalbimizle gelmişizdir, aklımız başımıza geldiğinde, şaşırmamıştır inandıklarımıza.
İkindi vakti kokudan bir kervan kalkar sokaklardan; fırından yükselen pide kokusuna, Ayşe Teyze'nin pişirdiği yayla çorbasından kekik, nane, yarpuz kokusu katılır. Akşama misafir bekleyen Elif Hala, erkenden eritmeye başlamıştır tereyağını, koku kervanı bir olup üstüne gelir. Yutkunursun. En fakir evden en zenginine kadar tüm sofralar bir ziyafettir. Ramazan’ın bir yılın her mevsimini gezdiğini görmüşsen, üstünde dolaşan gök gibi çocukluk mevsimindekine takılır kalırsın. Oysa şimdi sofra daha zengindir, ziyafetler oteller boyu, gene de bir şey eksiktir. Şaşırırsın. İftar vakti suya koşuşların, tulumbadan içtiğin soğuk suyun tadı yoktur ısmarlama şilelerde. Her şeyde bir naylon, plastik tadı damağına vurur. Şimdi her şey parmakların ucundadır; komşu Raziye Abla'nın kapısını çalmaktan daha kolaydır Afrika da bir fukaraya ulaşmak. Paramız çok ya! Sahurunu Selimiye'de yaptığımız orucun iftarını Süleymaniye'de açarız. Akıllı telefonumuzun entır tuşu yeter vicdanımızın mutmain olmasına. Bağışımızı yapmışız büyükleri de "alolamışız" iyi ama ağzımızdan gitmeyen bu plastik tat ne?
Bizim zamanımız diye baktığın fotoğraftır belki ilk yanıldığın yer. Sonrasında kirlenmeye başlayan gökyüzü, ufku kaplayan karabulutlar büyüyüp yaşlandığını ya da kirlendiğini kendine söyleyemeyişindir. Seninle kirlenen ne varsa tesellin olur. Olgunlaşırsın ve anlarsın çocuk saflığının samimiyeti gelmeyecektir. Eski diye andığın ne varsa eskimeyen o gelmeyendir.

Şimdinin eskimeyen Ramazanlarını yaşayanlarına bakınca fark edersin; bunlar da eskidiklerini unutup eski Ramazanlar sayıklarlar mı diye iç geçirirsin. Ekranlara bıraktıkları izlerin peşine düşerler belki çocukluklarının kokusu sinmiştir diye. Önce kendine anlatırsın samimiyet adlı kumaşı eskitmemen gerektiğini. Sonra küçük meleklerin ellerine koyarsın serçe ürkekliği sinmiş eskimeyen vaktin güzelliğini. Avucunu açtığında, sabah babaannesine sattığı orucun karşılığını ya da nane kokulu bir şeker bulur. Yıllar sonra hala tebessümle anılır düşler konar ikindi vakti iftarı bekleyen çocukların gözlerinin saçaklarına. Gözlerine bakınca senin göğüne kanat çırpan turnalar görürsün, sözün biter, susarsın.



5 Mart 2017 Pazar

beyhude denemeler 4: deve
- sen şimdi onu bunu bıraktın devenin derdine mi düştün?
- seni görünce develerden de vazgeçtim...
- nereye bakıyorsun öyle
- göğe
- kuşlar bana yetiyor...

7 Şubat 2017 Salı

Beyhude Denemeler 3
Sitem:
unuttun, keşke vursaydın...
İnsanlar da dökülürmüş insandan tıpkı yapraklar gibi bildim... Adını koyamadığım mevsimler omzuma tünedi, harabe cümleler geçiyor uzaktan göç vakti zahir...

6 Ocak 2017 Cuma

FOTOĞRAF HİKAYESİ 29 : AKİF İNAN
(geçen yıl ocak ayında Yedi İklim dergisi olarak Akif İnan özel sayısı hazırlamıştık. Üstadı yeniden rahmetle anarken o sayıda yer alan yazıyı ilginize sunuyorum. i.e)


Babamın Gazali
Yeni aya karşı dua ederdi
Ağlardı kesilen zeytin dalına
Ağlardı evliya kıssalarına
Saksıda taşırdı kışın baharı

Korkuyu sevinci yayan gözleri
Kitaba gözlüktü derin gözleri
Anamın en kutsal barınağıydı
Esli alfabeyi candan severdi

Toprağa dosttu ölüme hazır
Taşırdı soyunu gövdesi gibi
Bir destan büyüttü namustan aşktan
Midenin harama düşmanlığından
Mehmet Akif İnan
Her kurban bayramında yeniden inerdi kurban İsmail’e. Yüzüme bakar, saçımı okşar, camii kürsüsünde imamın gözyaşlarıyla anlattığı kıssayı yinelerdi. İmam gibi olmasa da kendi samimiyetiyle söyler, bıçak İsmail’in boğazına dayanınca görüp görebileceğim en samimi gözyaşlarıyla ağlardı. “Ağlardı kesilen zeytin dalına/ Ağlardı evliya kıssalarına” çevrede yatır, tekke ne varsa bakımına kendini vazifeli bilir, hepsine koşardı. Asıl rengi hâki olduğu sezilen o solgun gocuğun yakaları kalkar, tipinin kar izleri saçlarını dolaşır hoyrat... Gocuğun altında bir kabartı "Saksıda taşırdı kışın baharı" kıştan bahara yeşil bir selam saklardı. Taze fidan, yetişkin ağaç olana dek haberi olmazdı kimsenin. Bir bahar; selamı gelirdi,  Issız bir dağ yolunun kenarına, kimsesiz mezar başına diktiği yeşilin.
 Sağ'a Sol'a savrulmuş dayılarıma çekeceğimi hisseder, korkardı. " Korkuyu sevinci yayan gözleri" elimde - kırmızı- kitapları görünce farklı bir ürperti yaydı. Bildiği bir savrulma değildi bu, sonunda hapisten işkenceden başka bir yol vardı. Cu’lu ci’li yaftalar giydirirlerdi üstüme, biliyordu. Gözlerime bakar, gözlüklerimi bahane eder, uykularıma gönderirdi beni. Oysa uykulardan önce beni o kitaplara gönderen onun gözleriydi “Kitaba gözlüktü o derin gözleri” köy odasında hangi bayram öncesi hangi kandil hatırlamasam da her aşır okuyuşumdan sonra hatrımdan çıkmayan yaşlı gözleri değil mi beni bu sayfalara süren… “Korkuyu sevinci yayan gözleri”ne bu ürpertiyi konduramamıştım. Ben ne yaparsam sevmeye, benimle gurur duymaya hazır anam; öyle değildi. “Anamın en kutsal barınağıydı” benim okuyup yazmam. “Esli alfabeyi candan severdi ”okuldaki en iyi okuyanın kendisi olduğunu anlatır, yazdıklarımı ilk o okurdu. Anam anlatmayı sever, ben onu dinlemeyi. Onun gibi bir anlatıcı olamayacağımı fark ettiğimden sanırım bu yazma çabam. Hikâyemin anlatıcısı anam kahramanı babam olunca hikâyenin aile hikâyesi olması beklenirdi. Babam kıssaları getirirdi önüme anam ayrılıkları, cümlelerim o yüzden hüzne kardı zahir…
Babam bahçelere kuyular açardı. Artıcancı derdi o kendine, okulda öğrendim artezyen kuyusu açtığını. Beni de götürürdü bazen; suya ulaşana kadar kazılır, suyu suyla çağırırdı yere. Su bahçeye gelince tüm  yorgunluk biterdi. Saçından paçasına kadar milli çamura belenmiş olsa da su gelince gülerdi. Ter ve toprak kokardı " Toprağa dosttu ölüme hazır" Babama ben anlattım kuyuyu ve güzelini. O Yakup oldu,  beni koklayıp ağladı. Su kanallarının kenarında dinlenirken, komşunun ağacından düşen elmayı alma demeden önce sadece tadını hissettiği için yedi yıl kapıya hizmeker ( hizmetkâr) olan dervişin menkıbesini anlatırdı. Elma akar gider önümden su kalırdı elimde. Sonra ateşten bahsederdi mideleri dolduran ateşten, korkardım.
" Bir destan büyüttün namustan aşktan " bir ben bilirdim içinde uyuttuğu efeyi. Elinde mavzeri ateş almamış, tetiğin ucunda gözleri ölüm kokan bir adam. Ateş almayan tetikten ötürü bir ömür sahibine şükreden… Tetiğin ucundaki adamın helallik isteyişi, bitmeyen tesellisiydi. Namustan ve aşktan bir destanı var, aramızda sır...
Dede ve babayız şimdi. Buluşmalarımızda, önümüzde yürüyen baba ve oğlun izine basıyoruz. Toprağa yürüyüşlerimiz sessiz, “Dede !” ünlemesi kıssaların toplamı, gözlerinde o bildik yaş, anlıyorum bıçak İsmail’in boynuna dayanmış. “Midenin harama düşmanlığından”  yazdığı destanı sıvazlıyor torunun saçlarına. Ben ona bakıp güzel adamları, güzel atları düşünüyorum. Ben çocuk o gençken açtığı kuyulardan gelen güzele, gömlekler biçiyorum. “Bir destan büyüttü namustan aşktan /Midenin harama düşmanlığından” mısralarını giyinmiş bayramlık gömlek gibi. Elimden tutup, İsmail’e götürür mü beni Yakup diye iç geçiriyor içimdeki çocuk…
İbrahim EYİBİLİR






21 Aralık 2016 Çarşamba

Fotoğraf Hikayesi 28: Adı Yaprak'tı...
İki Eylül Cuma bana ne kadar kara gelirse gelsin ortancam Ayşe'ye söyleyemedim. Verilmiş bir sözüm vardı üstüne kızım baban artık işsiz sonra alalım diyemedim. En kötü akşamımızın ürkek misafiri oldu. Kızlar ortaklaşa bir karar verip ismini Yaprak koydular. Kim derdi minnacık bir kuşun umut ve tesellinin sesi olacağını. Çenemin altına kulağımın dibine ormanı fısıldayan küçük yankı keşke uçmayı öğrenip de uçsaydın bizden. Çoluk çocuk, asker, polis onca masumun acısına zulamda sakladığım tesellim umudummuşsun... Ah ortancam ben nasıl anlatacağım şimdi sana... " duydum ki kuşun ölmüş..." diyen kutlu elçi okşasın yüreğini... Üzgünüm.
Baban... 

18 Aralık 2016 Pazar

FOTOĞRAF HİKAYESİ 27: MEVLANA


( Yedi İklim Dergisinin Eylül sayısında  Üstat Sezai Karakoç'un Mevlana kitabı hakkında bir yazım yer aldı. Şeb-i Aruz vesilesiyle yazıyı yeniden dikkatinize sunuyorum. Sahih bir okumaya vesile olur umuduyla...)

  GÜNÜN MEVLÂNASINDAN DÜNÜN MEVLÂNASINA BAKIŞ

/Mevlâna, bir islâm ereni, bir islâm önderi, bir islâm düşünürü, bir islâm şairidir. Bu en basit gerçeği bile saptırmak için nice yıl ne diller dökmediler. Fakat güneş balçıkla sıvanmaz. Hakikat ortaya çıktı. Şimdi Mevlâna, o günahkârları da: " gel, gel yine gel" diye İslâm’a çağırıyor. Mevlâna: syf.79,s.k/
            İsminden önce eseriyle tanıdık biz onu. Biz kim miyiz? Bazen doksan kuşağı bazen yetmişlerin ortası, yatılı okul ranzalarının yastık altlarında gezinen fotokopi kâğıtlarında bir şiirdi bizi ona götüren. Mona Roza diye okunan, yüreğin ucu yanık şarkılar anlaşılan kaybedenlerin, tutunamayanların sesi bir söyleyişti sanki. Sonra Taha bir kavis gördü biz göremedik mesela ya da Hızır’la Kırk Saat geçti kırk asra bedel biz hayret makamında hayran kaldık. Adını öğrendik sonra, gülle andık; Üstat Sezai Karakoç…
            Medeniyetimizi bir bütün olarak kuşatan bir bakışın dünden duyduklarını yarına seslenirken biz bu günde şahidi olmanın idrakinde yeniden anlamaya çalıştık. O bir şair; bu urba üstünde oldukça diğer eserleri, istemese de gölgede kaldı. Oysa yeri geldikçe, karanlık bastıkça, bir yıldız gibi parlayan eserler olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bu yazıya konu olan, Üstadın inceleme serisinde yayınlanan “Mevlâna” adlı eseri. Bu seride Mehmet Akif Ersoy ve Yunus Emre incelemeleri de yer almakta. Bir sonraki yazıda kalemde mecal kalır, dağarcıktan cümle düşerse Yunus Emre adlı inceleme eserini ele almayı düşünüyoruz.
            19 Aralık 1988 ile 27 Mart 1989 tarihleri arasında Haftalık Diriliş Dergisi’nde yayınlanan yazılardan oluşan kitap 3. Baskısından sonra Ek bölüme konan dört yazıyla tamamlanmış. Eser on beş bölümden oluşmakta.
            Bu bölümlere bakacak olursak; öncelikle Mevlana Celalettin Rumi’nin ortaya çıktığı ortam edebi bir dille şöyle tespit edilmiş. “ Anadolu kadar, Doğu’yla Batı’nın kapıştığı, küfürle islâmın çarpıştığı bir başka toprak yok. İslâmın doğuşundan kısa bir süre sonra başlayan karayla akın savaşı, bu topraklarda 600-700 yıl sürdü.”  Mevlâna, umudun karardığı bir dönemde ortaya çıktı. “Maveraünnehir’i yakıp yıktıktan sonra Anadolu’ya uzandı Moğollar. Anadolu’nun kanını emdi derisini yüzdü ve iskeletini kemirdi bu akın.” O klasik söylemle ifade etmek gerekirse, taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayan bu felaketin ortasında göğermiş bir vaha Mevlâna. Moğollar taş üstünde taş olan imarı yerle bir ederken omuz üstünde baş olan İslam ahlak ve öğretisini de adeta yerle bir etmiştir. Yıkmak, her daim zalimlerin en iyi yaptığı iş olmuştur tarihin her devrinde. İnşaa etmek, kurmak, medine oluşturmak her zaman zordur. Her yeri bir harabeye dönmüş Anadolu toprağında yeniden taş üstüne taş koyacak omuz üstünde başı gönül üzre ihya edecek bir anlayış inşaa edici bir ruh gerekli idi. Bu inşaa etme yeniden kurma ve diriltme her zaman doğru anlaşılamıyor maalesef. “ Mevlâna ve arkadaşları, bu dönemde yönetimle ilişkilerini kesmemişlerdir. Onların, Moğolların egemenliğinde olan bu yöneticilerle ilişkilerini sürdürmeleri çelişkili gibi görünebilir bugün gözümüze. Hatta kendileri ruhlarıyla maddeten Avrupalıların, Amerikalıların ve Rusların işbirlikçisi olanlar, gazetelerindeki dizi yazılarda, Mevlâna’yı Moğol işbirlikçisi gibi göstermeye yeltenmişlerdir.”
                         Kitabın ilerleyen bölümlerinde mevlâna’ının bir medrese hocasından bir dervişe bir mürşide dönüşümünün nasıl olduğunu görürüz. Beşinci bölümde bu değişim, dönüşüm şöyle anlatılır. “Veli, kendi gönlünün istediğini değil, toplumun ihtiyacı olan hizmeti işleyen kişidir. Mevlâna, /biz nerde, şiir nerde/ der ve açıklar: / biz memleketimizde, yani Belh’te kalsaydık, medresede ders vermekle yetinecektik. Orada, medresede ders okutmak hizmet için yeterliydi./ Ama Anadolu’da Mevlâna, medresede ders vermekle yetinilemeyeceği görüşündedir. Medresenin dışında da yapılacak büyük görev vardır. Devlet görevlileri, hatta halk uyandırılmaya, aydınlatılmaya muhtaçtır. Ancak bu aydınlatma klasik metotla yapılamaz. Ders, medrese, vaaz ve nasihat camide etkili olur ama bunların dışında da geceli gündüzlü bir telkin ağı kurup Müslümanları Hristiyanlık ve putperestlik etkilerinden korumak gerekiyor.” Yukarıda bahsi geçen metot ilerleyen sayfalarda şöyle özetlenir. “Denebilirse, Muhyiddin-i Arabî tümden geliyor, Mevlâna ise tüme varıyor. Sohbet, toplum, halk, giderek Yaratıcı’yı arıyorlar. Kişi gönlünün tevâzuu, kendisinde değil, bir başka gönülde görmek ister tecelliyi, hakikatin tecellisini. Hakikate varışın ilk basamağı olacaktır diyalog. Bir nevi, Mevlâna, ruh diyaloğunun Eflatun’udur. Muhyiddin-i Arabî’nin bilgin katında, bir nevi tepeden inme gelen hakikatine karşılık, halkı halkalayan bir gönül gönüle söyleşidir, halktan Hâlık’a yöneliştir Mevlâna’nın, Anadolu mizacına bakarak izlediği yol.”
            Mesnevi, Divan-ı Kebir ortaya çıkmadan önce Mevlâna’da manevi bir patlama olur, adı: Şems-i Tebriz “ Şems-i Tebrizî’nin gelişi, Mevlâna’nın kendine gelişi, kendi kendini buluşudur. Gönlünün ilk silahını denediği nişan tahtasıdır. Bir yankıdır Şems-i Tebrizî. Şems-i Tebrizî ile konuşmak, Mevlâna için bir monologdur. Ayniyle Şems-i Tebrizî için de Mevlâna öyledir. İkiz ruhlardır onlar. Büyük yolculukta kader arkadaşı, kader yoldaşıdırlar. Mevlâna ve Şems-i Tebrizî, ayni ruhun iki yüzü. Bir elmanın, bir olmanın iki yarısı.”  Mevlâna ve Şems karşılaşması bir ateş tecrübesi ki hakiki cevher ateşle çıkar ortaya. Ham ruhlar dün bunu anlayamadılar Şemsi Konya’dan kovdular. Bugünün ham ruhları ise Mevlâna’yı anlamadıkları gibi onun engin bakışını ruh dünyamızdan kovmaya çalışıyorlar. Dünün hamları bugünkülerin yanında hakiki derviş kalır zira bugünün hamları hem anlamıyor hem de izandan insaftan yoksun adeta bir Moğol yıkıcılığıyla saldırıyorlar. Biliyorlar ki saldırdıkları sadece Mevlâna değil onun önünü açtığı nehrin kurutulmasıdır. Çünkü o açılan nehir üzerine bir Osmanlı ve medeniyeti inşaa edilmiştir. Sanıyorlar ki o bağı koparabilirlerse Yunus’u Hacı Bektaşi Veli’yi ve diğerlerini koparabilecekler.  
            Mevlâna’nın ilk eseri olan Mecalis-i Seb'a'dan, Divan-ı Kebir'e oradan Mesnevi'ye giden kamil insan yolculuğunu dikkatimize sunuyor Üstat. Kitabın on birinci bölümü Mevlâna ve Mevlevilik üzerine önemli bir açıklama barındırmakta. "Gel, gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel! Burası ümitsizlik dergahı değildir. Tövbeni bin kere bozmuş olsan yine gel. Mevlâna'ya atfedilen ve islam karşıtlarınca, murat edilmeyen ve murat edilmesi mümkün olmayan bir anlama çekilen âdeta bulundukları hâl için Mevlâna'nın fetvası gibi değerlendirilmek istenen söz, şiir, bazı araştırıcılara göre. Mevlana'nın değil, daha önce gelmiş bir İran şairinindir. Öyle olsa, Mevlâna'nın da olsa fark etmez. İster olduğu gibi, ister ilavelerle alıntılanmışı olsun, ister Mevlâna tarafından söylenmiş bulunsun, O'nun yoluna ve düşüncesine uyan bir düşünceyi içermektedir bu şiir.
Mevlâna'nın tüm eserleri, bu çağrı gibi bir çağrıdır zaten. İnsanoğluna bir çağrı. Tümünü bir türkü, bir şiir, bir nutuk, bir öğüt gibi düşünmek mümkün. Bu sesleniş de, bu bütünün öz bir parçası. Makro bakışla Mevlâna'nın tüm eserinde bulunacak olan, mikro bakışla da bu çağrıda özetlenmiş olarak bulunabilir... Mevlâna, /Ne olursan ol, putperest olsan da, Hıristiyan olsan da, gel/ diyor; /olduğun yerde ve olduğun gibi kal/ demiyor. Eğer çağırdıklarını olduğu gibi  ve olduğu yerde bulunması şeklinde kabul etseydi 'gel' demezdi. Oysa 'gel!' diyor. Eğer kâfirin kâfirliğini, Hristiyan'ının hıristiyanlığını, Yahudi'nin yahudiliğini, günahkârın günahkârlığını tasvip etseydi, neden 'gel!' diye çağırsın?"
Özetle bu yazıya sebep; eskilerin tabiriyle elifi görse mertek sanacak bir güruhun adını elif koydukları varaka toplamlarında Mevlâna’nın söz ve düşüncelerine tumturaklı taklalar attırarak eserlerini yazı esnafının yağmalamasıdır. Bu ilim irfan deryasını turistik bir folklor gösterisinin parçasına dönüştüren anlayışın gerçeği perdelemesinin yanında beyin ve gönlünü iptal edip sadece beliyle düşünen ölüme bile düğüne gider gibi giden ulvi anlayışı sapkın imalarla kirletmeye hazır düşmanca bakıştır. Bu ifrat ve tefritin ortasında kuşatıcı bir bakışa ihtiyaç var. Üstat Sezai Karakoç medeniyetimizin tümüne bakışıyla da bir öncüdür. O “diriliş” diye adlandırdığı bu kuşatıcı bakışta yıkmayı değil inşaa etmeyi ve diriltmeyi amaçlar. Medeniyetin değerlerine bakışı değerlendirmesi de bu yolla olur. Baktığı yerde iyi, doğru ve güzeli ortaya çıkarmıştır hep. Yukarıda ipuçlarını verdiğimiz bu ifrat ve tefrit içerikli bakıştan öte böyle sahih bir bakışın daha faydalı olacağı düşüncesi bu yazıyı kaleme aldırdı. Elbette bu yazı ne Mevlâna’yı anlatma ne de üstadın aynı adlı eserini hakkıyla tanıtma iddiasındadır. Bir işaret, bir işaret fişeği fırlatmak okura, ilim, irfan ve hikmet denizinin eşiğine varırken doğru kılavuzu haber vermektir. Belki de en kısa özet; sahibinden ihtiyaçtandır…
İbrahim Eyibilir

24 Kasım 2016 Perşembe

Beyhude Denemeler 2: İsmet Özel
Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyetçi" olarak adlandıran, bir çok şair(!)in içinde kaybolduğu bir uçurum. Süleyman Çobanoğlu ve bir kaç isim dışında bu uçurumda kaybolmayan şair yok gibi. Bu ismin yanına Necip Fazıl'ı da ekleyebiliriz. İki özgün ismin şiirine erişemeyen şişmiş egoların birinin "ben"ini diğerinin fiilini örnek alıyorum derken twitter, facebook vb sokak arasında beyhude çırpınışlarını izliyoruz tuhaf bir acıyla.

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...