10 Mayıs 2016 Salı



Ftoğraf Hikayesi 22: Doktor ya da Molla Kasım...

Yunus Olan Yanımıza Bir de Molla Kasım Lazım

Uzun bir süreçten sonra ilk kitabınız yayınlandı. Şüphesiz sancılı, ağrılı pek çok yoldan geçildi. Her yazarın bir yazma hikâyesi vardır. Siz de hikâyenizi bize anlatabilir misiniz?
Yazmak başlı başına bir sancı, dediğiniz gibi, yazdıklarınızı yayınlatmak ise başka bir sancı. Beraber yola çıktığımız birçok yazar ve şair arkadaşımız halen bu sancıyı çekmekte. Eser ne kadar nitelikli olursa olsun yayınlatmak o kadar kolay olmuyor ki şairler için durum daha zor, maalesef.
Yazma hikâyesi; her yazan için ayrı bir macera demek aynı zamanda. Baştan başlarsak hikâye, uzun hikâye olacak, bunu yazma fiili olarak daraltmak gerekecek sanırım. Yatılı okul öğrencisiydim. Yazılı ilk işime ortaokul son öğrenci iken klasik sınıf gazetesi çıkarma ile başladığımı söyleyebilirim. Klasik bir sınıf gazetesi, “3/A’nın sesi” idi sanırım. Sınıf panosuna hazırlanan bu gazetedeki resim, şiir, yazı vs hepsi bana aitti. Orada kullandığım yazı ve şiirleri uzun süre sakladım, ne kadar içime işlediyse artık… Lise birde okulda açılan şiir ve hikâyede derece alınca bu önemli bir milat oldu. O yıllarda yapılan bir ankete verdiğim cevapta gazeteci olmak istediğimi, hatta detay verip bir gazetede köşe yazar olmak şeklinde belirtmişim. İlkokuldan sonra süreli yayınların iyi bir takipçisi oldum diyebilirim. Süreli yayın derken buna çizgi romanlar çocuk dergileri yaş ilerledikçe dini içerikli dergilerden tutun magazin dergilerine kadar geniş bir yelpazeyi takip ediyordum. Yatılı okuldaydım ve bunların çoğunu okumam yasaktı ve her yasak cazibeyi artırıyordu o yaşta. Yazmayı etkileyen yönü ise aktif bir okur olarak mutlaka mektup vb araçlarla takip ettiğim yayının içinde olma isteğim. Bununla beraber gelişen okuma geçmişi de oluşuyordu. Çok farklı bir okuma şeklim vardı. Müzik magazin dergisinden, Rızanur’un hatıratlarına, Cemal Kuntay’ın kalın ciltli kitaplarına, Bediüzzaman’ın Risalelerine kadar birbirinden farklı okumalarım oldu. Bu farklı okumaların halen katkısını hissettiğimi söyleyebilirim. Üniversite yıllarında okuma bilinci biraz daha gelişti; başta Sezai Karakoç olmak üzere Cemil Meriç, İsmet Özel ve tabii ki Üstat Necip Fazıl’la devam eden süreç doksan beşin Kasım’ında Yedi İklim’de ilk hikâyem yayınlanmasına kadar sürdü. İlk kitabı çıkarmak ise yirmi yıl sonraya kısmet oldu.
Hikâyelerinizde Anadolu ve bolca toprak kokusu var. Aynı zamanda entelektüel bir duyuşun etkisini de görüyoruz. Hikâyeleriniz henüz kentli olamamış göçmen edasında. Kenti yazamamış olmanız, hala Anadolu’yu yaşıyor olmanız yazınsalınızda bir seçim mi bir aşama mı?
Hikâyemle ilgili tespitleriniz doğru. Toprak kokusu üzerime sinmiş olmalı ki yazdıklarıma da yansıyor. Kentli öykü yazamamış olmaya Teyzemin Radyosu'ndan bir kaç kentli "öykü" örneği vererek savunmaya geçebilirim. Buna gerek yok, benim hissettiğim toprak kokusunu okura yansıtabilmiş olmaktan hoşnutum. Oysa fiili olarak ilkokuldan sonra hep kentlerde geçti hayatım, doğal olarak bir kentlilik ve kent "öyküsü" yazacak birikim vardı. Ben çocukluğumdan başka hiç bir yerin yerlisi olmadım, olamadım. Edip Cansever'in mısralarındaki o "gök " üzerimden hiç gitmedi. O toprak kokusunun altında yaşlı kadınların anlatıları var. Anneanne, büyük hala, teyze elinde geçmiş bir çocukluk, yazları yaylada dinlenilen söylenceler, masallar, türküler, halk hikâyeleri... Baştan beri kendimi hep hikayeci hissettim. Kafka benim dinlediğim bozlağı dinlese Milenoya öyle yazmazdı diye düşünmüşümdür hep.
Göç, göçebe, göçer hikâyelerimde sık kullandığım imgelerden. İçimde bir yere yerleşemeyen hiç bir yerin yerlisi olamayan bir deli göçer bir yaban taşraları taşıyor olmalıyım. Bir de kentli bireyin öyküsü o kadar çok yazıldı ki ben yazmasam bir şey eksilmez diye düşünüyorum. Kısaca hissedilmeyen şey kaleme de gelmiyor.
Sosyal medyada bir fotoğrafın altında kendi kurguladığı bir karakterle atışan bir yazar görüyoruz. Sosyal medya çoğumuz için özgürce konuştuğumuz bir ortam. Bunu sorgulayamam. Fakat bir yazara bu türlü bir atışma şüphesiz bir şeyler katıyordur. Doktor, İbrahim Eyibilir’e neler öğretiyor?
Zarif dikkatiniz için teşekkür ederim. Bir gökyüzü fotoğrafının altına yapılan yorumlardan gelişen bir karakter, doktor. Aslında bir kaçış alanı idi o fotoğraf altı. Daha önce Yedi İklim’de yayınlanan “Aklım Hasta Doktor” adlı hikâyemin hazırlık aşamasında başladı bu konuşmalar. Benim için etkili bir karakter, etkisi bir sonraki hikâyede de devam etti. Sanırım yazdığım en uzun hikâye olan “otopsi” adlı hikâyede İpsiz Sami ile beraber en önemli karakterdi doktor.
Basit bir hikâye karakterinden öte anlamlar yüklemeye başladım zamanla. Kibir insan karakterinin, bana göre, intiharı. Sanatın her alanı “ben”i önceleyen bir tutum izliyor. Burada enaniyete kapılmadan yol almak hayli zor. Tutunduğunuz önemli bir dal olmazsa hepimiz uçurumlardan düşebiliriz. İçimizin Yunus olan yanına bir de Molla Kasım lazım. Benim Molla Kasım biraz öfkeli biraz da ağzı bozuk. Ortada eseri olmadan elinde keseri olan türedi tiplerin ortalarda görünmek uğruna her türlü taklayı attığı bir ortamda, sadece iyi eserler vermek üzerine yoğunlaşmamı hatırlatan bir dost lazımdı bana, her defasında laf dokundursa da doktor bu işi yapıyor. Kendimi eleştireceksem en sert en acımasız ben yapmalıyım ki haddi aşmayayım.
Son dönem hikâyecilikte özellikle sembolizmin ağırlığını hissediyoruz. Türlerin çoğu alanda iç içe geçmiş olması, yazılanlara daha çok entelektüel kesime hitap ediyor havası katıyor. Sanat amacına hizmet ediyor mu ya da sanat kim içindir?
Yaşanılan çağın ve çevrenin sanata etkisi kaçınılmaz. Ekranlara gömülmüş başların yazıyla ilişkisi de değişti. Herkesin kişisel medyası ve şöhreti(!) olduğu bu demlerde sahih sanatın söyleyeceklerinin sıradan olandan ayrılması için farklı bir dil kullanması gerekiyor. Sizin de belirttiğiniz gibi sembolik anlatım bunlardan biri. Kişisel düşüncem; ben de birçok hikâyemde şiirin alanına girerek kurgudan kopup imgelere sığındığım oluyor. Buna sinema ve müzik ilgisini ekleyebiliriz. Ne anlattığınız ve nasıl anlattığınız, ortaya koyduğunuz eserin nitelik ve nicelik yönünü belirliyor. Amaca hizmet ediyor mu ya da sanat kim için? Eser ortaya koyan ile onu talep eden (okur/izleyici/dinleyici…) arasında ortak verilecek bir cevap diye düşünüyorum. Ortaya koyan ya da talep eden sayısı bu cevabın çokluğunu ve farklılığını belirler…
ikinci kitabınızın dosyasının da hazır, basılmayı bekliyor olduğunu söylemiştiniz. Okuyucularınız yine bu kitapta da Anadolu ve toprak kokusunu duyumsayacak mı? Yeni kitabınızdan bize bahseder misiniz?
Dosya aşamasında olduğu için kesinleşmiş, bir ismi yok henüz. Aklımdan geçen bir iki isim var ama kesin karar vermiş değilim. Teyzemin Radyosu’na göre daha az sayfalı bir kitap olacağını söyleyebilirim. Teyzemin Radyosu yirmi yıllık uzun bir zaman aralığına yayıldığı için bir birinden çok farklı hikâyeler toplamıydı. Gerçi kitabı okuyanlar bilir; çok farklı da olsa kendi aralarında kurgusal ilişkiler olan hikâyelerdi, mesela aralarında on dört yıl olan “ceylanı vurdular” ile “sinek” arasında tematik bir ilgi okurun gözünden kaçmadı. Yayınlanmasını eylülde beklediğim kitap dosyam ise daha kısa bir zaman aralığında ve ortak bir tema (baba/oğul) etrafında gelişen hikâyeler. Anadolu ve toprak kokusu bu dilin mayasında (türkü, deyim, atasözü, şiir vs) var dolaysıyla yazdıklarımda o kokunun olması için çaba sarf edeceğim. Okurlara da bunu hissettirmek isterim. Umarım sesim ses bulur.
Bu dosyada; şimdiye kadar yazdığım en uzun hikâye (otopsi) yer aldığı gibi en kısa hikâye (Musa) de yer aldı. Küçürek öykü, minimal öykü son zamanlarda tivit öykü dedikleri türde hikâyelerim var. Fazla değil ama bu dosyada bunun birkaç örneğini okura sunmak istiyorum. İleride kısmet olursa “kıs(s)a hikâyeler” adında kitaplaştırmayı hayal ettiğim projemin ilk ayak izleri.
Yazdıklarınızın okunmaması kaygısını yaşadınız mı hiç?
Yazan herkesin bu kaygıyı yaşadığını düşünüyorum. Anlaşılmadığını karşılık bulmadığını hissetmek kalemin kadim hüzünlerindendir. Benim için de böyle; yazmasam da olur dediğimde küçük bir yankı yeniden kaleme sarılmama sebep oluyor. Hiç kimse okumasa bile öyle oluyor ki kalem yükünü yıkmasa yanacak ve yakacak…
Son olarak; Kitap Haber okurları için neler söylemek istersiniz?
Kişisel olarak; Teyzemin Radyosu yayınlandığından beri dostane desteğini içimde hissettiğim Kitap Haber’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Bir edebiyatsever olarak; bir gayya kuyusuna dönen internet ortamında nefes alma aralıkları koyup edebiyata dair sahih haberler verdiğiniz için sizi ve Kitap Haber sitesine emeği geçen tüm dostları tebrik ederim. Yolunuz açık yardımcınız Allah(cc) olsun. Muhabbetle…
Teşekkür ediyoruz.
Ayşe Bağca - 10.05.2016
http://www.kitaphaber.com.tr/yunus-olan-yanimiza-bir-de-molla-kasim-lazim-k2361.html
Kafka benim dinlediğim bozlağı dinlese Milano'ya öyle yazmazdı dediğim bir söyleşi. Kitaphaber ve Ayşe Bağca'ya teşekkürlerimle...
İbrahim Eyibilir

23 Nisan 2016 Cumartesi



susan taşlar vadisinden geçtim, boynumda utançtan kurumuş kelimeler...


11 Nisan 2016 Pazartesi


FOTOĞRAF HİKAYESİ 20
"HIRSIZ"
"hırsız" bu fotoğrafın hikayesi değil tabii. Aynı adla yazacağım kısa hikayenin görseli. İkinci kitap dosyası yayıncıda beklerken benim üçüncü kitap için kurduğum başka hayaller var. "hırsız" da bu üçüncü kitap için ön çalışma. Adını "kıs(s)a hikayeler" koymayı düşündüğüm bu kitap adından anlaşılacağı üzere hem çok kısa hem de kıssa olacak hikayelerden oluşmasını umuyorum. Verdiğim dosyada da başlangıç  ve bitişinde birer tane örnek koydum. Aslında bu zaten yapılan bir şey şimdilerde tivit hikaye vs dedikleri yeni denemeler denebilir. Bu fotoğrafa ad olan yedi kelimelik hikaye şöyle:
/ hırsız
Çocuk uyandı. Göğe baktı. Gök yoktu./
Bu fotoğraf çocuğun kaybettiği göktü benim hayalimde. Evet Hemingway'in "sahibinden hiç kullanılmamış bir çift bebek patiği" kadar etkili değil e yani ben de zaten Hemingway değilim. ( İtiraf: bu isimle ismimin  yan yaana geçmesinden aldığım keyiftir, parantez dışındaki cümleleri kurmama sebep)
Asıl fotoğrafımızın hikayesine gelirsek; öncelikle iki türlü ifadesi var, birincisi bana Bosna'yı hatırlatıyor. Üç yıl kadar önce oraya yaptığım geziden önce İstanbul'dan havalanırken çekmiştim bu fotoğrafı. İkinci ifadesi ise sosyal medyada bu fotoğrafın altında üç yüz elli yorum var, benim dışımda yorum bir iki... Bir çeşit günlük. Benim "otopsi" hikayemde kullandığım bir "doktor" karakteri var; onla yaptığım hayali konuşmalar, bu yorumların çoğunu oluşturuyor. Doktorla tartışmamız "otopsi" de değil ondan önce yazdığım "aklım hasta doktor"la başladı. Benim için "benim" "ben" le yüzleşmesi dertleşmesi gibi bir şey... ( doktor bunları okursa gene kızacak, "hoca Hemingway kim sen kim? hangi akla hizmet aynı satırda ismini yazıyorsun ?!")
İbrahim Eyibilir

9 Nisan 2016 Cumartesi


FOTOĞRAF HİKAYESİ 19 
KIZILCIK


KIZILCIK
İlk yemişini bu sene verdi,
Kızılcık,
Üç tane;
Bir daha seneye beş tane verir;
Ömür çok,
Bekleriz;
Ne çıkar?
Orhan Veli'nin bu şiirini ilk duyduğumda lise son falandım sanırım. Gülüp geçtim. Oysa bu şiirin göndermesini (tevriye) öğrendiğimde ne yalan söyleyeyim hayran oldum. Konuşmayı unutunca ya da kelimeler de "damgalanınca" söyleyecek sözü olan illaki söylüyor. Anlamı bazen bir ağaca bazen bir böceğe bindirip gideceği yere gönderiyor sözün ustası. 
Bu fotoğraflardan alttakini daha önce sosyal medyada yayınladım. İki bin on üçte bahçede çektim. Bizde adı biraz farklı "ip burun" yaygın olanı " kuş burnu" diye biliniyor. Farklı meyve türleri olduğundan mı bilmem, bazı yörelerde tatlısı, salçası vb bir çok şeyi yapılırken benim yöremde böyle bir kültür yok. Tarla sınırlarında istenmeyen ağaç türü. Benim için anlamı; bu şiir. Babam da eskisi kadar kesmiyor artık. Geçi kesse de inatçı bir ağaç, kestikçe daha güçlü geliyor. İlginç, babam kesmeyi bıraktı o da bizim bahçeyi rahat bırakmaya karar verdi.  Benim için bir anlamda ilk anlam keşfim olduğu için sempatiyle bakıyorum. Düşünsenize imam-hatip öğrencisin, şiirin taşıdığı anlamı anlatamazdım tabii ki aramızda kalan bir sırdı kızılcık... Her fotoğrafını çekişinde bir gülüşü var içinden îma denizi akıyor
(fotoğraf evden; 2013 yaz)
İbrahim Eyibilir

4 Nisan 2016 Pazartesi

FOTOĞRAF HİKAYESİ 18
TAŞ



Geçmişini taradığım mektup kutusunda on ikinci ayda gönderdiğim dosyayı gördüm. Göç göç olmuş gam yükü katar olmuş gönlümden dostları götürüyor diye mırıldandım. Buna sebep iki gün önce cevap verilmeyen telefon çağrısı... Belki de inanmak istemiyorum kayıtlardan silindiğine ya da silmemek için içimin tuhaf direnişi.
Tüm karmaşanın kendiliğinden çözüldüğü dinginliğin resmine sığınmak. Bu fotoğrafı çekeli sanırım bir yıl oldu. İbirlialtı ( ibirlialtı; fotoğrafı çektiğim bölgenin adı. Benim ismim Anadolu'da zaten doğru telaffuz edilmez ki; ibo, ibram, irbem vs diye söylenir. Bunlardan biri de "ibir" "ibirli" yani İbrahimli anlamına geliyor. Fotoğrafın tam tersi açıda yer alan bir yatırın adı. ) bizim vişne bahçesinin olduğu yer. Gerçi vişne de tarih oldu ya. Babam yaşlandı ben de eskisi kadar yardım edemiyorum. Bunda babamın emekli olmasının da etkisi var diyebilirim. Herkesin aynı anda vişne toplamaya başlaması sebebiyle işçi bulmak mümkün olmazdı. Ben de yaz tatilimin bedenen yorulan zihnen dinlenen bölümüne başlardım, adı yaz tatili olurdu. "teyzemin radyosu"nda "aile" diye bir hikaye var. O hikayenin hikaye mekanı bu bahçedir. Bu ön planda görülen taş aslında komşu tarlayla sınır taş. Ne zaman mola versek, ben elimde fotoğraf makinesi çevrede çekimdeyim. Fotoğrafa tam yansımasa da burası eğilimli bir arazi, taştan sonra gelen tepenin eteklerinde köyüm var onun ötesinde görülen mavi dağlar Koru Dağı...
işte bu akşam olmak istediğim yer o taşın üstü. O sarı sıcak, yorgun ten, dingin dimağ, hafiflemiş tüm ağırlıklarım... Bir dostun arkasından bilsem şiir yazardım. Şimdilik elimden gelen, bir fotoğraf hikayesi... (bir de şu var ki müteahhit adlı bir hikayenin arasına sızan bu sızıyı yazmazsam sanki hikaye bitmeyecek)
İbrahim Eyibilir

18 Mart 2016 Cuma


Molla Kasım
Kendini son nebi ve mehdi ilan eden mürtedin resimlerini görünce, ağzımdan "ben bu filmi izlemiştim" lafı döküldü. Nerde mi izlemiştim? 95-96 lı yıllar Samsunda öğrenciyim; ellerinde uzun asaları, başta sarık, suratta sakal beş karış garip ademler peyda olmuştu birden. Bu tiyatro başka bir oyuna hazırlıkmış, sonra anlaşıldı. Geçenlerde hava kar topluyor demiştim sanırım anlaşılmadı. Demem o ki bu tiplerin türemesi hayra alamet değil bu benim (bizim) izlediğimiz filmin yeniden çekimi olmasın. Cihanşümul hayallerinizi incitmek istemem bir Molla Kasım da sen ol deyip gülün geçin, şom ağızlığıma verin... İ.e

14 Mart 2016 Pazartesi

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...