14 Ocak 2016 Perşembe

Nil
Sana bıraktık oğullarımızı, denizi görünce tut ellerinden ve sakın bakmayın kalanlara...
İbrahim Eyibilir

24 Aralık 2015 Perşembe

http://poetikhaber.net/HD792_-soguk-kaya--gercekciligi.html


Değerli şair Mustafa Nurullah Celep, PoetikHaber sitesinde Teyzemin Radyosu ile ilgili bir eleştiri yayınladı. Kendisine teşekkür ederim.
İbrahim Eyibilir


Mustafa Nurullah CELEP(*)

İBRAHİM EYİBİLİR’İN ‘TEYZEMİN RADYOSU’ ADLI HİKÂYE KİTABI ÜSTÜNE
YA DA ‘SOĞUK KAYA’ GERÇEKÇİLİĞİ

Gündelik hayatın gerçeklerinden doğan bir hikâye, ‘şimdi ve burada’ bilinci ve duyarlığıyla okuyucuyu içinde yer aldığı dünyanın / Türkiye’nin temel meselelerinden haberdar edebilir. Türk edebiyatının ana karakteristik tabiatına aşina bir tutumdur bu, çünkü anıtsal bir yapı olarak Türk edebiyatının en belirgin vasfı, gerçekçi oluşudur. Türk edebiyatında bütün atılımlar da gerçeklik algısı üzerinden yapılır. Bizim bugün Türk Hikâyeciliğinde en çok ihtiyaç hissettiğimiz şey, gerçekçilik damarı tebarüz etmiş, bizi Türkiye’nin, Türkiye’de hayatın gerçekleriyle yüzleştiren ‘tanık metin’lerdir.

İşte bu tanıklığın taşraya bakan anlatıcı çehresini, sahici anlatımı, içtenlikli söyleyiş biçemi ve şiirsel üslup karakteriyle İbrahim Eyibilir’in ‘Teyzemin Radyosu’ adını verdiği hikâye toplamı oluşturuyor.(1) Biz bu estetik çehrenin samimiyet yüklü anlatma iştiyakına, bazen hüzünlenerek bazen sürgün, göçebe ve yolcu olmanın ağır iç sızısıyla tanık olarak okuma deney/imi yaşadık, işte bu okur olma ve olgunlaşma deneyinden metne yansıyanları yapıt içinde 2-3 hikâyeye odaklanarak aktarmak istedik. Bu taşra hüzünlenmeleri ve hislenmelerinin, hız kültüyle şekillenen bir çağ atmosferinde, yazımızla somutun vurucu etkilerine göndermede bulunarak gerekçesini serimlemek istedik. Böylece bu mahrumiyet yüzyılında hikâye anlatıcılarının ölmediğini kanıtlamak istedik, elinde Kitaplar Kitabı Kur’anı, hasta ve mustarip bir kız çocuğuna armağan etmek isteyen hikâye kişilerinin dünyada bir varlık olarak ama dünyadan olmayan incelikleriyle yaşadıklarını ispat etmek istedik, gurbet ilinde gariplik yaşayan hikâye kahramanlarının, Kur’an okuyan Sümeyye’lerin ölmediğini kendi mizaç ve meşrebimizce duyurmaya çalıştık.

Şimdi yazımıza gerekçe olan bu cümlelerin gerçeklik vurgusuyla altını doldurmaya çalışalım:

İbrahim Eyibilir, meramını, dil ve anlatım bakımından içtenlikle dile getiriyor. Onda yapay dil ve üslup oyunlarına rastlamıyoruz. Samimi bir taşra hikâyecisidir Eyibilir. Bu taşra anlatımlarında yazarın ‘şair ve bilge’ tutumunu temel bir bakış açısı olarak belirlediğine tanık oluyoruz. Anlatma esasının merkez alınmadığı durumlarda tipik bir lirik şairdir Eyibilir. Durumlar üzerinden şiirsel parıltılar ve imgesel yansılarla biçimlendirdiğini görüyoruz üslupsal karakterini. Yazar mısralarını veya öykü cümlelerini büyülü ve etkileyici bir lirik şiir diliyle duygunun evleği ve menfezinden geçirerek şekillendiriyor ve sesletiyor okuyucuya. Bir yürek dilidir konuşan ve anlatan. Bu gönül dilinin mayasını hüzün duygusu belirler. Adeta bir yağmur dili, serinliği ve diriliğiyle sevdaya doğru anlatma iştiyakıyla yönlenme gözlenir. Anlatmaz, daha çok ‘gökkuşağından dün bir gül düştü rüyama’ diyerek nevi şahsına münhasır bir lirik şair edasıyla ruhunda gizlenmiş iç duygu hâllenmelerini, ‘taşrada bir kartpostal hüznünü’ açığa çıkarır.

İbrahim Eyibilir bu hikâye toplamında, anlatımın esas alınmadığı bu tarz metinleriyle daha çok şiirselin, duygulanımların, soyutun kapsamı dâhilindedir. Modern öykü sanatında bir anlatım tekniği ve biçem özelliği olarak ‘’şiirin dilini’ kullanıma açmak, en çok bu tip metinler için geçerlidir. Bu anlamıyla klasik, somut, sosyal gerçekçi hikâye anlayışının dışında bir seyir izler.

Bizce İbrahim Eyibilir, geleceğe kalacaksa eğer, işte bu şiirsel metinlerin haricinde, örneğin ‘Usta İşi’, ‘Bakkal’, ‘Soğuk Kaya’, ‘O’, ‘Kamera Şakası’ gibi gerçeklik vurgusu ve gerçek algısı öne çıkan, somut, açık anlatımlı hikâyeleriyle kalacaktır.

Nedir bizi gerçekle yüzleştiren, kıyasıya sorgulatan bu hikâyelerin temel nitelikleri?

İbrahim Eyibilir’in anlatımlarında ‘lirik bir hikem’ düşüncesinin bir tavır olarak öne çıktığını ifade edebiliriz. Düşüncem odur ki Eyibilir, hikâyeci algısını gündelik hayatın içinden geçirirken ‘yolculuk ve sürgün temi’ eşliğinde hareket ediyor. Bu tem eşliğinde bugünün dünyası içinden yitirilen değerlerimize iç duygu durumlarıyla göndermede bulunarak bir tavır belirliyor. Yani ki bir hikâye anlatıcısı olarak İbrahim Eyibilir, şimdi ve burada bilinci ve duyarlığıyla gündeliğin özündeki hikemiyeti hikâye dilinde açığa çıkarma derdinde ve telaşındadır. Örneğin Usta İşi’nde bu hikem arayışı ve vurgusu çok belirgin bir bilinç olarak yer bulur. Bunun yanında bu yazı dâhilinde ifade edeceğimiz, Sağır Kaya ve Kamera Şakası hikâyeleri, duygunun diline bulanmadan gündelik gerçeğin, canlı bir anlatımın, nabız vurgusunun, gerçekçi damarın bütün seçikliğiyle anlatı formuna büründüğü metinler olarak yer alır. İşte biz de günümüz hikâyeciliğinin olmazsa olmaz gereklerinden biri bu tip metinlerdir, diyoruz.

En nihayet bize bir ‘Soğuk Kaya Gerçekçiliği’ lazımdır. Biz bir okuyucu olarak soyut durum öykülerinden, o öykülerin bunaltan atmosferinden de bıktık. Bize doğuda öğretmen asker olarak görev yapan hikâye kişisinin somut gerçekçi bakışı lazımdır, bu hikâye algısı bir gerekliliktir artık. Burada Eyibilir’in bir hikâyeci olarak vurgusu, gündeliğin içinden doğan gerçekliği gösterme metoduyla hikemi olanı da yansıtarak sunmaktır. Biz doğuya öğretmen asker olarak tayini çıkmış hikâye kişisinin yaşadığı zor koşullara, tüm seçikliği, somutluğu, çıplaklığı, açıklığı ve vuruculuğuyla tanık olmak isteriz. Bize yerli gerçeklerimizi tüm açıklığıyla gösterecek tanık metinler gerektir. Bize ancak bu değer. Bu önemli bir şeye değer. Değerli olan budur. Bu, yaşadığımız hayatın asli anlamına, asliyetine de değecektir aynı zamanda. Buradan işte okuyucu da hikâye algısı, beğeni düzeyi, hikem kavrayışıyla içinde yer aldığı hayata dair bir bilinç, ama kavi/kuvvetli bir bilinç edinecektir. Hikâye bir bilinç önerisiyle bizi sarsacaktır. Metin mertleşecektir. Bizi gerçek ırgalar. Soğuk Kaya Gerçekliği bizi ırgalayacak, sarsalayacaktır.

Sözün özü, yazımızın son-ucu olarak söyleyebiliriz ki çift kutuplu bir öykü algısıyla metinlerini kaleme alan İbrahim Eyibilir’in Türk Edebiyatının ve Hikâyeciliğinin soylu anlatımına en çok yaklaştığı yerler, Soğuk Kaya’da, Kamera Şakası’nda belirir.

Soğuk Kaya Gerçekçiliğinde buluşalım.

İhtiyacımız olan budur ya da bu veçhede şekilleniyor…   

(*) Poetik Haber GYY

29 Kasım 2015 Pazar


FOTOĞRAF HİKAYELERİ 14
PATİK
Yaşar'la İstiklal cadesinde gezerken birden karşıma çıktı. dünyanın en güzel kısa hikayesi diye adalandıran o hikayeyi bilirsiniz Ernest Miller Hemingway'in yazdığı

"Satılık: Bebek patikleri, hiç giyilmedi"
Dünyanın en kısa ve en güzel hikayesine şerh önüme düşmüştü. Bu giyilmiş, üzerine gezme telaşı sinmiş, alel acele yuvasına dönmeye çalışan bir çiftin hikayesini çağrıştırdı bana... Sosyal medyada yayınladım bu fotoğrafı, sanırım bir yıl kadar oldu...
İbrahim Eyibilir



"Derviş’in altında uyuyan Efe, dalgalandı. Eli beline gitti yeniden, demiri aradı. Derviş, namaz takkesi, tespih tutuşturdu eline. Efe’nin kalbi titriyor, Derviş teslim olmuş. Efe ile Derviş’in arasından kalbine tutunup hastanın kapısını açtı./" 
Aralık yedi ikliminde yarım efe var. Ben de henüz görmedim. Cuma günü dergiye gidince göreceğim. Sanırım ilginç bir tevafuk var. Osman Koca'nın aşk yorgunu bir derviş diye hikayesi var benim içinden derviş geçen bir efem, içerik nedir dergiyi görünce anlaşılacak.

22 Kasım 2015 Pazar

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 13
sonbahar
Sonbahar; romantiklerin bayramı galiba. Evet ben de etkileniyorum ama romantik olduğum konusunda şüpheliyim. Ben de ağırlıklı çağrışımı hüzün. Hikayelerimde hüznün rengi olarak yer alıyor. Teyzemin Radyosu'nda "huzur evi" adlı hikayede başlamıştı, "otopsi" de yine üst kurguda yer aldı. Son yazdığım "yarım efe" de ise tam bir hikaye mekanını kapladı sonbahar. Buraya koyacağım ilk fotoğraf üç yıl kadar öncesine ait, gene cep telefonuyla çekildi. düzenleyicilerin de katkısıyla baya güzelleşti. İlginçtir o fotoğrafa baktıkça aklımda canlanan metefor ağaca fazla gelen yaprağın düşmek için bahaneye bakması gibi gönülden düşmeye niyet etmiş insanların da aynı şekilde gönül ağacınızı terk etmesi bir bahaneye bakıyor. Face sayfamda bu fotoğrafın altında bu hüznü yoğun anlatan yorumlar var. İşte o fotoğraf

Bu fotoğrafa "su" adı da koyabilirdim. Bana daha çok yitik hüzünleri çağrıştırıyor. Yapraklar düşmeye devam ediyor. Mevsim hala son bahar...
İkinci ekleyeceğim fotoğraf; en yeni çektiğim, bağcılar meydanda bir park var. Yolum oradan geçerse ve müsait olursam o koca çınarın altına mutlaka otururum. Sonbaharın ikindi güneşiyle izlenmesi bence japonların kiraz çiçekleri için yapılan ritüellerine benzer şekilde kutlanabilir. (Tamam, biraz abarttım:) Arıza yapan tramvayı beklemek bahane oldu bir çay içmek niyetiyle altına gittim. O sırada cep telefonumdan, her sonbahar baharı süpüren çöpçülere sitem eden Cüneyt'in (ıssı) bildirimini gördüm. Henüz süpürülmemiş bir baharın haberini vermek için bu fotoğrafı çektim. Biraz post modern oldu sanki. Servis alanı olduğunu göstermek amacıyla alelade serilivermiş halfleks türü o şeyin üstüne düşen yapraklar. o şey dediğime bakmayın, fon olarak gayet iyi durdu. İşte Günden bana kalan kâr, o fotoğraf

 Bu arada mevsim hâlâ son bahar ve yapraklar düşmeye devam ediyor.
İbrahim eyibilir

10 Kasım 2015 Salı

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 12
yarım efe

"YARIM EFE
            -Şimdi ne yapsam?
            Derviş’in elleri titriyor. Sarılıyor birbirine eller, belki durur titreme. Derviş’in kalbi titriyor. Çaresiz titriyor. "

Yukarıya giriş bölümünü aldığım yazı, biten, aynı adlı hikayeden. İlhamını babamdan aldım. İsim bir lakap, bu hikayeye ad olması kişi hikayesi gibi bir yanlış algıya sebep olacağı için burada kayda geçirme gereği duydum. Aşağıdaki fotoğrafta; hikayede hem Derviş hem de Efe diye adlandırılan ama gerçek adını bilmediğimiz kahramanımıza ilham olan gerçeğin resmi var... 



Daha önceki fotoğraf hikayelerinde öykü-hikaye arasındaki bakışımı anlattığım bu fotoğraf; hikaye mekanın en önemli bölümünü oluşturuyor. (Bu arada okura ciddi anlamda kötülük mü ediyorum? Hikayenin hayal alanını bu fotoğrafla sınırlandırmış mı oldum şimdi? Bir de hikayede şekil grafik kullanıldığını düşünürsek, neyse burası blogg ve bunlar için var sanki)

Hikayede "çoban döşeği" adıyla geçen bir tür papatya. Aslı şu ki içinden yayla geçer o sebepten hikayenin de içinden geçiyor.

"biber" adıyla yazdığım fotoğraf hikayesinde de ip uçlarını verdiğim, bir imge ya da metefor olarak hikayede yer aldı.


Umarım "yarım efe" kağıt üzerinde kayda değer bir yer bulur.
(fotoğraflar evden; yaz 2015)
İbrahim EYİBİLİR

7 Kasım 2015 Cumartesi

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 11
yarım efe


"Asmanın diğer kolunun uzandığı çatının kiremitlerinin bittiği yere asılmış biberlere takıldı bakışı. Arkasına yaslandı. Üzerine sinen kerpiç saman tozunu hissetti. Önceden pencere niyetiyle bırakılmış şimdi sadece bir delik olan kalıntı, doru bir tayın yerinde duramayan kişnemelerini getirdi."
"biber" adlı fotoğraf hikayesinde sanırım bahsettim bu hikayeden. Şimdi yeniden satırlarımın arasına karışan bu "acı" tadı ya da tatlıyı buraya almam bir tereddüt. bu hikayede ilk kez bir fotoğraf kullanma niyetindeyim. sosyal medyada grup fotoğrafı da yaptığım. Şu fotoğraf kastettiğim;
Aslında fotoğrafın düzenlenmiş hali yayında. Tereddüt şu; fotoğrafın hikayeye ne katacak ne götürecek? Emin değilim. 
"yarım efe" içinde bir efe geçse de bir dervişin hikayesi. Son düzenlemeler bitmek üzere. Sonrasında kağıttan varlık olarak ne yapar bilmiyorum...

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...