18 Ağustos 2015 Salı

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 2;
bozkır







Bozkır, ne zaman kızıl kırmızı bir yangın yerine dönse turncu  hüzzam başlar içimde. Anızları çıtırdata çıtırdata yaklaşan bir çocuğun ayak sesleri fotoğrafta görülmeyen, sahibince duyulan...
İbrahim Eyibilir

16 Ağustos 2015 Pazar

FOTOĞRAF HİKAYELERİ 1
mavi çaydanlık,
 Eşya yaşanmışlıkla imgeye dönüyor bence. Bazıları için sıradan, porselen bir çaydanlık; benim kuşağımın çocukluğunda geven dikeninde çay pişirilen bir çoban çaydanlığı ilk akla gelen. En unutulmayanı ise çaya sinen bitmez muhabbet, her bardakta çoğalan samimiyet.
Dağ başında geven dikeninde pişen çay, ovaya inince post modern zamanlara uyuyor. Köhne bir kasa, otantik olmaya çalışan bir tüp, mor şekerlik, herkes kendi havasında. Yorgunluk dindiren bir molada sessiz sevinç...

Sosyal medyada fotoğrafları "evden" notuyla yayınlıyorum. benim için "ev" içinden çocukluğun geçtiği yerdir.

 Düzenleyicilerle fotoğrafları iyileştirmek mümkün...
5 mp bir cep telefonu kamerasıyla çekildi.
Bundan sonrasında bu tür teknik bilgiler yazmayacağım. Fotoğrafın fotoğraf makinesiyle çekildiğini düşünmüyorum. Fotoğrafla ilgili düşüncelerimi bundan sonraki hikayelere ekleyeceğim. 
İbrahim Eyibilir 

3 Temmuz 2015 Cuma

İBRAHİM EYİBİLİR (Eğitimci - Yazar) ( Ayşe Bağca sordu; bir şeyler söylemeye çalıştım, ilginize...)
Kabul etmem gerekir ki tehlikeli bir soru. Öldürür demek evliliği yazıya engel gösterecek bir cevap. Oysa evliliğin yazıyı şiiri öldürdüğü durumlar olduğu gibi tam tersi verimliliği artırdığı da bir gerçektir. Öyleyse bu sorunun şeklini değiştirerek bakmak faydalı olabilir. Yazıyı ne etkiler ya da nasıl yazarsınız? Bu soruya da yazan kişi kadar farklı cevap almak mümkün. Sorunu tehlikeli olan bölümünü bu şekilde çevirdikten sonra yazının bendeki karşılığı ve etkileyenlerini nelerdir? Şöyle cevaplayabilirim; yazı, öncelikle hayatın ortasında olmak isteyen rakip kabul etmeyen bir tutku. Gerçek yazar, (buna profesyonel yazar da denebilir) yazıyla hayatını kazanan kişi demektir. Bu anlamda kendimi amatör bir yazar olarak gördüğümü belirtmeliyim. Maişetimi temin için yazı yazmıyorum.
Yazıya geri dönersek, ben en çok “sancı” kelimesini kullanmayı tercih ediyorum. O sancı ne kadar ağır ne kadar güçlü ise ortaya bir şeyler koymanız da o kadar mümkün. Bu tanımsız acıyı çağrıştırdığı için tercih ettiğim sancı kelimesi bazılarınca ilham diye de adlandırılabilir. Ürkek bir serçeye benzer, pır diye uçuvermek için bahane arar. Başta söylediğim gibi nasıl yazarsızınızın cevabı buralarda saklanıyor. O serçeyi ürküten bazen bir eş, bazen bir çocuk olabileceği gibi sessizliği bozan bir araba kornası, gece biten sigara… Bilirsin ki bunların hepsi o sancının kıvrandırmasıdır.
Yazıyı ne öldürür o zaman? Yazı bir ateş denizi o denizi mumdan gemilerle geçmeyi göze almak gerekir. Sesini saldığın uçurumların yankısız olmasını kabullenmek belki… Sessiz, sükût suretinde suikastlarla rüyalarının öldürülmesini göze almak gerekir. Heybene bu azıkları almadan yola çıkmamak, çıktığın yoldan dönmemek gerekir. Tüm bunlarda en küçük tereddüt yoğurdun akmaya kerametin bitmeye başladığı yazının öldüğü yerdir.
Yazı bir yangın yeridir diye devam edecektim fark ettim ki kınadığım ahkâm kesmelere, ukalalıklara başlamışım. Yazı; kanamalı bir yaradır, sargısı kalem, kelam olan vesselam.

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir
 Elbet olur ev yıkanın hânesi vîrân
Ziyâ Paşa

30 Haziran 2015 Salı

(yediiklim temmuz sayısında yer alan hatıradan bir bölüm ilginize) 
İÇİNDEN ÇOCUKLUĞUMUN GEÇTİĞİ DERGİLER

Bozkır; içinde tenha bir anlam gezdirir benim için. Sürgün için her şeyin ücrasında bir köy; sağ’a sol’a savrulmuş ergen öfkelerin mecburi sığınağı. Jules Verne tanıdığım ilk yazardı. Penceresinin önünden ayrılmamıştım. Beni bakkala göndersin, evden ekmek-katmer istesin, bir şeklide eve gireyim masada duran kitaplara öyle mahzun bakayım, o kitaplardan birini bana nasıl olsa verirdi. Verdi de. “Deniz Altında Yirmi Bin Fersah” bir nefeste içer gibi okudum. Kitabı geri götürürken yanına köy yumurtası, peynir bir de katmer ekledim. Bunun böyle süreceğini düşünmüştüm. Yanılmışım. Mandalina bile ancak hastası olan eve siparişle gelirdi köyümüze, bir gün sınıfımıza muz geldi. O muzla beraber bize yedirmeye çalıştığı kini fark etmemiştim. Lise yıllarımda okuduğum köy romanlarında sanki hayal bir kişilik gibi anlatılan karakteri bir gerçek olarak yaşamıştım. “ Evet, çocuklar şimdi Allah’tan üzüm isteyin bakalım… Pekii,  şimdi de benden isteyin!” Artık pencere önüne gitmedim. Ama o bendeki açlığı görmüştü. Gökyüzüne dokunmak için tepeye çıktığımı ama hoplamama rağmen dokunamadığımı anlattığımda ne gülmüştü… Aynı günün akşamı istersem beni kardeşiyle okutabileceğini söylemişti. Korktum. Kuran kursuna sığındım. Camii bahçesine girecek kadar peşimden gelse de sonra vazgeçti. Bir daha görmedim. Benim de çocuk dergileriyle tanışmam orada başladı.

27 Haziran 2015 Cumartesi

Ne zaman yazmaktan vazgeçmeyi düşünsem "gönlüm ayakta yüreğinizin ellerinden öperim" diyeceğim naif bir yürek sesime ses veriyor. Sesime ses verdiren, yazgıma yazıyı yazan Rabbim e ne kadar hamdetsem azdır...

24 Haziran 2015 Çarşamba


OTOPSİ
(burada giriş bölümüne yer verdiğim ve adını da "ipsiz sami" olarak değiştirmeyi düşündüğüm hikayeden... İkinci kitap kısmet olursa sanırım "aklım hasta doktor" dan sonra yer alacak)

            Sallanan sandalyenin sesi; sahilde kıyıya vuran dalganın, bahçenin neredeyse tamamını kaplayan çınardan yere düşen yaprağın, içerden gelen müziğin ritmine uyan yüzük parmağının, sesini bastırıyordu. Bu sadece bir ses değil,  ömürlük yorgunluğa düşülen huzur adlı bir şerhti sanki. Turuncu, sarı, kızıl, kırmızı bir güz bayramına dönen çınarın yapraklarından süzülen ikindi, ahşap sandalyenin gıcırtısında siyahî kahveye, sandalyenin ritmiyle sallanan hapishane örgüsü tespihin mavi boncuklarında lacivert parıltıya döndü. Sandalyenin sağında bir sehpa, üzerinde karakalem takımı duruyor. Bir parça kömür, orta boy kalın yapraklı resim defteri. Yüzük parmağının ritmi, plakta çığıran bozlağın dinmesiyle yavaşlıyor. Gıcırtı ritmini bir süre daha sürdürdü.

            Bahçe kapısının açılmasıyla gıcırtı kesildi. Girişteki ceviz ile çınarın yaprakları yerde bir birine karışmış. Ceviz yapraklarının dalda düzgün ve keskin duruşları yere düşünce de aynı, çınar yaprakları ateşten geçmiş gibi kıvrım kıvrım, köz izine benzer gün izleri üstlerinde taze, üzerlerine basan ayakla çığlık çığlığa güzü çağırışları hemen fark ediliyor. Bahçe kapısından kendine yaklaştıkça yükselen ayak sesi sandalyenin salınışını bitirdi. Tespih kaldırıldı ilkin, kalemler ve defter toparlanırken adımlar durdu.

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...