FOTOĞRAF HİKAYESİ 26: TESBİH
edebiyat sever bir öğretmen(1560) arada bir hikaye yazdığı da oluyor... Teyzemin Radyosu ve Ölünün Yeri var, bir de kelime cümle görmemiş içimde gezinen hikayeler...
26 Ekim 2016 Çarşamba
19 Ağustos 2016 Cuma
5. Malatya Kitap fuarı
Açıklama: Bu fuarla ilgili fotoğrafları ve videoları ancak şimdi bir araya getirebildiğim için buraya topluyorum.
https://youtu.be/VabTjUHL0gM?t=4719
Yukarıdaki linkte benimle yapılmış bir konuşma var. Sonlara doğru. kendimi ifade etme fırsatı bulduğum bir konuşma idi. Arkadaşlara teşekkür ederim. Aşağıda da benim çektiğim fotoğraflar var. Biraz geç oldu, sebep; benim fotoğrafları bilgisayara geç aktarmam...
Açıklama: Bu fuarla ilgili fotoğrafları ve videoları ancak şimdi bir araya getirebildiğim için buraya topluyorum.
https://youtu.be/VabTjUHL0gM?t=4719
Yukarıdaki linkte benimle yapılmış bir konuşma var. Sonlara doğru. kendimi ifade etme fırsatı bulduğum bir konuşma idi. Arkadaşlara teşekkür ederim. Aşağıda da benim çektiğim fotoğraflar var. Biraz geç oldu, sebep; benim fotoğrafları bilgisayara geç aktarmam...
7 Ağustos 2016 Pazar
FOTOĞRAF HİKAYESİ 25: KERPİÇÇİ
Kerpiççi
Üzeri küllenmiş bir sızıydı. Cemile ve Ayşe üzerindeki külleri üflemese bu fotoğraf hikayesi yazılamazdı sanıyorum. Baba senin kardeşin yok mu? Bizim halamız amcamız niye yok? Soruları bu kırk yıllık fotoğrafı taramama sebeptir. Uzun zamandır kayıtlarda duruyordu. Amcamlar ölmüş mü? Sorusu yeniden harlandırdı eski közü.
Senirkent Devlet Hastanesinde bir taze gelin. Ne gelinliğinin farkında ne anneliğinin... Daha ne olduğunu anlamadan bebeğinin naşını veriyorlar kucağına. Adını Adil koyuyorlar, dedesinin Çanakkale'de şehit düşen subayının adıymış. İlk bebek ilk acı ikincisiyle küllenir diye umutlarını yeşertiyorlar yeniden. " Oğlum nasıl olduğunu anlamadık. Üç yaşına falan gelmişti. Yürüyordu. Ananla beşikte seviyor okşuyorduk. O gece de sevdik okşadık. Sabah çocuk soğumuş kalmış öylece."
Cemile bu sabah gene sormasa bu fotoğraf hikayesini yazmaya niyetim yoktu. "Baba amcamlar ölünce ebem üzülmüş müdür?"
Afyon'unun Şuhut ilçesine bağlı bir köy var, adı; Mamut Köyü. Burada bir tekke var. İki kayıptan sonra her tavsiyeye açık yeni evli çift her tavsiyeye açık. "bıçak atmak" buradaki anlamı çevredeki tekke sayısı kadar bıçağı toprağa gömmek anlamında. Bıçaklardan hangisi ilk küflenirse o tekkeye gidilip adak kesiliyor. Eğer çocuk olursa orada yatan "dede"nin adı veriliyor. Bizimkilerin attığı bıçaklardan Mahmut köy e atılanı küfleniyor. Bebek olunca dedenin adı "Halil İbrahim" konuyor. Kayıtlara geçerken Halil kalıyor "ibrahim" geçiyor kayıtlara. Yedi sene kurban kesiliyor tekkede. "Senin bir adağın kaldı" diyen anne bunun yediye tamamlanmadığını vurgular hep.
Bu fotoğrafın hikayesi o adakların ikincisi ya da üçüncüsü yerine getirildikten sonra çekilmiş olmalı. "len Kerpiççi!" Usta Kadir dayının beni her görüşünde söylediği bir söz. İçinde daha dün ayakta zor duruyordun hangi ara büyüdün anlamı taşırdı bu söz çoğu zaman. Sonraları ben köyden ayrıldım. "len Kerpiççi!" Lafı da bu fotoğraf gibi sarardı geride kaldı.
Usta Kadir dayı kendi çapında bir inşaat ustası. Üçüncüyü büyütmenin ürkek sevincini yaşayan çiftin evleri ayrılmıştır. Yeni eve önemli bir ek yapmak gerekmektedir, tandırevi... Yetmişli yıllarda Dinar'ın bir köyünde fotoğraf makinesi bulmak fotoğraf çekilmek önemli bir baht. Tombul sarı tebessüm diye anlattığım bu fotoğraf böyle bir bahtın hatırası. Ayakta duramadığım için iple kerpice bağlanmışım. "len Kerpiççi!" Diye anılması buradan geliyor. Geçmiş zaman...
ibrahim eyibilir
Kerpiççi
Üzeri küllenmiş bir sızıydı. Cemile ve Ayşe üzerindeki külleri üflemese bu fotoğraf hikayesi yazılamazdı sanıyorum. Baba senin kardeşin yok mu? Bizim halamız amcamız niye yok? Soruları bu kırk yıllık fotoğrafı taramama sebeptir. Uzun zamandır kayıtlarda duruyordu. Amcamlar ölmüş mü? Sorusu yeniden harlandırdı eski közü.
Senirkent Devlet Hastanesinde bir taze gelin. Ne gelinliğinin farkında ne anneliğinin... Daha ne olduğunu anlamadan bebeğinin naşını veriyorlar kucağına. Adını Adil koyuyorlar, dedesinin Çanakkale'de şehit düşen subayının adıymış. İlk bebek ilk acı ikincisiyle küllenir diye umutlarını yeşertiyorlar yeniden. " Oğlum nasıl olduğunu anlamadık. Üç yaşına falan gelmişti. Yürüyordu. Ananla beşikte seviyor okşuyorduk. O gece de sevdik okşadık. Sabah çocuk soğumuş kalmış öylece."
Cemile bu sabah gene sormasa bu fotoğraf hikayesini yazmaya niyetim yoktu. "Baba amcamlar ölünce ebem üzülmüş müdür?"
Afyon'unun Şuhut ilçesine bağlı bir köy var, adı; Mamut Köyü. Burada bir tekke var. İki kayıptan sonra her tavsiyeye açık yeni evli çift her tavsiyeye açık. "bıçak atmak" buradaki anlamı çevredeki tekke sayısı kadar bıçağı toprağa gömmek anlamında. Bıçaklardan hangisi ilk küflenirse o tekkeye gidilip adak kesiliyor. Eğer çocuk olursa orada yatan "dede"nin adı veriliyor. Bizimkilerin attığı bıçaklardan Mahmut köy e atılanı küfleniyor. Bebek olunca dedenin adı "Halil İbrahim" konuyor. Kayıtlara geçerken Halil kalıyor "ibrahim" geçiyor kayıtlara. Yedi sene kurban kesiliyor tekkede. "Senin bir adağın kaldı" diyen anne bunun yediye tamamlanmadığını vurgular hep.
Bu fotoğrafın hikayesi o adakların ikincisi ya da üçüncüsü yerine getirildikten sonra çekilmiş olmalı. "len Kerpiççi!" Usta Kadir dayının beni her görüşünde söylediği bir söz. İçinde daha dün ayakta zor duruyordun hangi ara büyüdün anlamı taşırdı bu söz çoğu zaman. Sonraları ben köyden ayrıldım. "len Kerpiççi!" Lafı da bu fotoğraf gibi sarardı geride kaldı.
Usta Kadir dayı kendi çapında bir inşaat ustası. Üçüncüyü büyütmenin ürkek sevincini yaşayan çiftin evleri ayrılmıştır. Yeni eve önemli bir ek yapmak gerekmektedir, tandırevi... Yetmişli yıllarda Dinar'ın bir köyünde fotoğraf makinesi bulmak fotoğraf çekilmek önemli bir baht. Tombul sarı tebessüm diye anlattığım bu fotoğraf böyle bir bahtın hatırası. Ayakta duramadığım için iple kerpice bağlanmışım. "len Kerpiççi!" Diye anılması buradan geliyor. Geçmiş zaman...
ibrahim eyibilir
18 Temmuz 2016 Pazartesi
FOTOĞRAF HİKAYESİ 24: Kapı ve Oda
( Teyzemin Radyosu'nda bir hikaye var; adı: Kapı. Bu fotoğrafta yer alan oda "kapı"da geçen olayların çoğuna şahittir. Bayramda kapısını şöyle bir açtım, içim cız etti. Eski şen şakrak günleri çok uzakta da olsa aile yadigarı olarak halen tertemiz tutuluyor. Bu dolaplar neler şahit olmamıştır ki... Bu odanın önü ve içi kenarda duran kapı çocukluğumun en önemli anı anahtarları. Kapı'da bir çocuğun gözünden seksen darbesi anlatılmaktadır. Genelde kitapta ya da dergide yayınlanan hikayelerinin tamamının yayınlanmasını doğru ve etik bulmam. Ancak darbe ve darbeciye bakışımı göstermesi açısından bugün için gerekli olduğunu düşünüyor, ilginize sunuyorum. Aslında Anadolu'da "oda" nedir ne işe yarar açıklamaya muhtaç bir konu gibi görünüyor. Onu da genç okurun merakına havale ediyorum. i.e)
K A P I
Gürül gürül bir ırmağın yazı
olup kâğıda akacağını düşünüp de kaleme sarılışınız olur ya, sonra ırmağın
kaynağını koca bir kaya tıkar ya da boğazınıza büyük bir çalı takılır. İşte
öyle bir sızı, bizim kapının bende bıraktığı iz.
Yapılışını ben
hatırlamıyorum. Sıradan bir hızardan geçip beşer parçalık iki metre
uzunluğundaki tahtalardan oluşan iki kanatlı kapıydı. Hatırama ve hafızama hep
sadık olan oydu. Gün akşam olmaya meyledince ufka bakardım. Güneş bir adam boyu
kalmışsa batmaya ve günlerden perşembe ise doğru halama. Tarzan başlıyordu.
Filmin konusundan çok resim defterime neresini eksik çiziyorum da benzemiyor
diye bakardım. Tarzana hiç benzetemezdim ama çizebildiğim bir şey vardı. Bir
sabun kabında gördüğüm kadın silueti. Kaş, göz, burun delikleri ve dudak, kalın
bir çizgi halinde küt kesilmiş saç, çenesini andıran üstü düz, altı hafif
eğimli başka bir çizgi. İlk eserimdi. Herkesin görebileceği bir yere
nakşetmeliydim. Elime sulu boyamı ve fırçamı aldım kapının sol kanadındaki ilk
tahtaya işledim. O,benim bu ilk hatırama daima sahip çıktı. Eve dönüşlerimde
bir yadigâr gibi gülümser, adeta hoş geldin derdi açarken kapıyı, elimin
altında.
İlk günlerini arar olmuştu
sanırım sonraları. Birkaç tahtası eğilip büküldü. Henüz ağaçken budamak olan
özler tahta olunca koyu sarı ve sert parçalar olarak duruyordu. İlkin onlar
terk etti kapımızı. Yarım çember şeklinde tuhaf yaralar açıp gittiler. Daha
gür, bütün parçalarının aynı hizada olduğu zamanlarda sarı saçlı şirin çocuğu
kimlerden korumamıştı ki. Güreş tutuşta ayağını kırınca teyzesinin oğlunun,
donup kalmıştı. Aklı başına gelince ilk sığınağı kapının arkası olmuştu. Çember
niyetine çevirerek götürdüğü traktörün ön tekerleği kendinden önce fırlamıştı
kapıdan. Köyün içine geldiği halde hayvanından inmeyen kadınla kızı olduğu gibi
düştü. Kadın şiddetle kapıya dayandı. Delikanlı kapı, geçit verir mi?
Bir yarısı olmayan kadın
resminin üzerine tuhaf harfler yazılmaya başlamıştı. Garip şeyler oluyordu.
Suların aktığı dereye insanlar akıyor, kavga ediyorlardı. Dayım kapının arkasına
iki çuval badem ağacından düzenli parçalar koydu. Bir başka kavgada çuvallar
yok oldu. Dayım avlu kapısının sağ yanındaki harflerden evdeki kapılara da
yazmaya başladı. Dedem çocuklar gibi ağlamıştı dayımın adını sayıklayarak.
Aslında tüm köyün kapıları, duvarları yazılarla dolmuştu. Hepsini okuyup anneme
anlatırdım. Annem de mahkemede “Hâkim bey ben yazmadım sadece yağ kutusunu
tuttum” diyen çocuğu anlatır, güler, sonrada tembihlerdi “seni de götürürler, döverler” diye. Dış
duvarlara yazılanları kazıdık çıktı. Annem üzerini yeniden toprakla sıvadı.
Kapıya yazılanlar, yanık motor yağıyla yazılan o siyah harfler onca yıl kaldı
benim yaptığım resimle beraber.
Bir gün her şey bıçak gibi
kesildi. Ne kavgalar ne geceleri ovadan gelen silah sesleri. Artik hiç kimse
dışarı çıkamıyordu. Babam her seferinde yalvarır gibi tembihlerdi dışarı
çıkmamamı. Ama olsun, kapının tahtalarında ki aralık bana yetiyordu. Kamyona
benzer içi asker dolu yeşil araçları seyrederdim. Her gün akşam gelirlerdi.
Fısıltı halinde konuşulur olmuştu evde.
Belki çoğunu unuttum ama
kapı hepsinden bir iz aldı üstüne, bırakmadı onları zamana. Ne var ki zaman ondan
kendini almaya başlamıştı. Bir kanadı açılıp kapanırken yere değiyor,
kapatırken kaldırmak gerekiyordu. İnsanlar artık kavga etmiyordu. Çocuklar
kahveye giremedikleri halde, beni-ölen çocuğu Ali’nin arkadaşı olduğumdan-çok
seven Cimbiş Dayı kahvesine alırdı. Çay ocağını karaltısında Menekşe Abla’mla
beraber televizyon seyrederdim. Televizyondaki insanlar spor yapıyor, yararını
anlatıyordu. Bir de orda çıkan çocuklar kısa şort giyiyordu. Bende aynısını
yapmalıydım. Komşu pazardan cehennem azabı çektirerek aldırdığım
eşofmanlarla-yanları iki beyaz çizgili, lacivert- kapının aralığından etrafa
baktım. Sabah saatleri ve sakin, teyzemlerin eve kadar koştum. Televizyondaki
insanlar gibi. Beni gören komşularımız bana çok garip baktılar. Televizyondaki
çocuklar gibi şortla dışarı çıktığımda da böyle oldu. Çevremdeki herkes
çocukluğumu ve çocukça şeyleri unuttular biliyorum. Ama kapı unutmadı, her
dokunuşumda sanki bıyık altından bir gülümsemeyle, yüzümün kızarmasını bekler
gibi gelirdi bana.
Başım üzere kavak yelleri
hayrat gezerken onun da bir kavak olduğunu unutup hırçın çarpışlarımda ya da
gece yarısı evdekiler uyanmasın diye ses çıkarmaması için yalvardığımda beni
kucaklayan engin anlayışı idi.
Artık ailenin gözünde yokluğa
bir namzet gibi görünmeye başlamıştı. Kırık dökük ve yalnızdı. Komşu kapıların
hepsi demire devşirilmişti. Bolu Bey’i gibi mağrur bakar olmuşlardı kapımıza.
Hele şu üç yaşındaki salkım söğüdün, salkım saçak salınıp önüne kapatması yok
mu? Onu kahrediyor olmalıydı. Çamlıbel’i düşünüp düşünüp derin bir iç çeker
hali vardı. Benim okul masraflarımdan ötürü, daha uzun kalışını bilirdi sanki
evdekilere ettiği inadı bana etmez çabucak açılıverirdi.
Salkım söğüt ile
karakavağın yeşil yaprakları arasından mavi bir siluet gördüğümde anladım ona
kıydıklarını. Ferman demircilerindi artık. Kapı kışa odunluk niyetine sağ
tarafa yatırılıvermişti öylece. O çocukça resmim, çocukluğumun garip günlerini
hatırlatan en üstteki yazılar ve çocukluğumun en nadide bir yanı atılıvermişti.
İbrahim Eyibilir
19 Haziran 2016 Pazar
FOTOĞRAF HİKAYESİ 23: FOTOĞRAFLARIMIZ SİYAH-BEYAZ ÇOCUKLUĞUMUZ RENKLİYDİ
Ali Osman hocanın üstten bakmalı bir fotoğraf makinesi vardı. Sonraları fotoğraf merakım artınca, onun bir zenit olabileceğine karar verdim. O makine sayesinde ilkokula dair bir kaç fotoğrafım kaldı. Bu fotoğraf bir yirmi üç nisan sonrasından olmalı. En az otuz yıllık var...
Bu fotoğrafta kimler var ben bu fotoğrafın neresindeyim? Bunları yazmak niyetinde değilim. sosyal medyada bu fotoğrafı ilk yayımladığımda biraz detay vermiştim. Kırmızı Dut adlı hikayede Ali Osman hocadan da bahsettim biraz. Öyleyse bu fotoğrafın hikayesi ne?
Giydiği efe kıyafeti içinde bir çocuk otuz yıl sonra ne söyler?
Bir Yıldız vardı, altında fotoğraf çekildiğimiz bu ağacın altında ömrümce görebileceğim en kötü dayağı yedi. Yıldız sonra başka dayaklar da yedi. On sekizini göremeden öldü. İntihar dediler. Ne Yıldız var şimdi ne o ağaç...
Bir de Mıstık vardı, babasının hizar atölyesine gider taze kesilmiş ağaç kokusunu çekerdim içime. Ben gurbette aldım haberini iki çocuğunu yetim genç eşini dul bırakmış gitmiş. Esaslı bir sebep bile duyamadım. daha geçen ay dergiye çocukluğun insanın üstünden gitmeyen gök gibi olduğunu yazan ben değil miyim? Şair güzel söylemiş eyvallah da o gökte hep bulutlar hüzünlü gibi geliyor bana.
Bir de Hacer var ki...
Başlıkta renkli yazdık çocukluğumuzu kapkara hüzünlere boğduk yazıyı nedense. Hüznümüz de renkliydi bizim biraz kan rengi biraz yanık turuncu. Yazılarımda sepya bir ikindi ışığı ile imlediğim hep o hüzün değil mi?
Sonra biz çiçeklerin adlarını bilirdik. Çiğdemin her türünü bilir, çiğdem armaya giderken çiğdem taşına taş atmayı unutmazdık. Mevsimi gelince söğüt ağacından düdük yapmayı bilir çağla ağacında dişimiz kamaşana kadar çağla yerdik. Diş Kamaşması ne? Şimdikilere onu anlatacak mecal yok bende...
Renkliydi çocukluğumuz, siyah beyaz çıkacağını bildiğimiz fotoğrafların önüne çiçekleri koyduk o yüzden fotoğraf makinesı çekemese de biz renklerini biliyorduk.
Yıllar sonra "yarım efe" diye bir hikaye yazdım. Okurun bilemeyeciği hikayenin hikayesi de geçer bu fotoğrafın bir köşesinden.
Sonrası hayat işte yaşıyoruz, yaşlanıyoruz. Göğümüzden bulutlar geçiyor içinden göçmen hüzünler düşürerek...
İbrahim Eyibilir
26 Mayıs 2016 Perşembe
Fotoğraf Hikayesi 21: Taşrada bir yerli; Ahmet Uluçay
(yedi iklim dergisi mayıs sayısında yayınlanan bir değini, ilginize)
TAŞRADA BİR YERLİ: AHMET ULUÇAY
“Sen gözlerini ödünç veriyorsun bana. Öyküler anlatıyor, hayatı yaşanılır kılıyorsun. Hayatı çıplak gözle görmeye tahammülüm yok. Yalın gerçekle yüz yüze yaşayamayacak kadar zayıfım. Sevgisizliğin duman altında sanırım ilk ölecek ben olacağım Yakup." (Ahmet Uluçay/Küller ve Kemikler; s.14-15)
Aslında başlık yerine şunu düşünmüştüm; lafla peynir gemisi yürütenlere inat karpuz kabuğundan gemiler yapan adam: Ahmet Uluçay… Hem uzun hem klişe diye vazgeçtim. Belki bendeki karşılığı tam da bu değil ondan. Bu yazıya konu “Küller ve Kemikler” adlı kitaba geçmeden onun hayat hikâyesine bakmak lazım. Yukarıda da göndermede bulunulan “Karpuz Kabuğundan Gemiler yapmak” adlı film; onu bize ve dünyaya tanıtan eseri. Onu biraz tanıyınca anladık ki bu film ortaya çıkana kadar başka filmlere, belgesellere konu olacak bir hayat yaşanmış. Kütahya Tavşanlı ilçesinin Tepecik adlı köyünde bir adam; çocukluğunda gördüğü bir film makinesinin peşinden giderek hayallerini hayata geçirmiş. Okuyunca, duyunca, izleyince anlıyoruz ki köy kahvesinde okeye dördüncü arayanların yan masasında kafa kafaya vermiş üç adamın tutkusu tutuşturmuş bütün hüzünleri, çocukça düşleri…
Onu anlatmak için içimdeki klişeleri buraya koymadan ne konun aslına ne de beni en çok etkileyen yönlerine gelebileceğim. Onun için; bozkırın film çeken Neşet’i demek geliyor içimden ya da Anadolu’nun Tarkovski’si de diyebilirdim. Bu ilgi ve benzerlikler kurulmuştur ya da bu başlıklarda uzun yazılar yazılmıştır. Sinema alanında uzman yazarlarca; onun kamerası, bakışı ve senaryosu üzerine söylenecek söz, kurulacak cümle çoktur. Bu yazının konusu olan “Küller ve Kemikler” ile “Mühürlenmiş Zaman” arasında ilginç benzerlikler de kurarlar belki…
İçinde bir taşra(lı) gezdiren benim için ilginç olanı, yukarıda belirttiğim başlıkların dışında, taşrada diri kalıp içindeki çocuğu öldürmeden sanat yapılabileceğini göstermesidir. Maişeti kazanmak için gerekirse kamyon şoförlüğü dâhil pek çok iş yapıp gene sinemaya ve senaryoya dönmek nasıl bir çabadır? Bana göre: taşra müthiş bir değirmen; içindeki her şeyi öğüten, değiştiren ve dönüştüren bir değirmen. Yazmaya kışkırtan kitaplar ve kalemlerden uzakta, sinemanın ve filmlerin konuşulduğu salonların dışında olup yazma ve çekme hayalinden vazgeçmeme, asıl film burada sanki. Ahırından hayvanını yemleyip kahveye yorgunluk çayı içmeye gelmiş komşusunun sohbetine kendi dünyasını nasıl katmış? Uzun yol şoförlerinin mola verdiği o yol kenarlarında çay içerken bir sonraki yükü düşünmenin yanına Yakup’u nasıl yerleştirmiş? Yakup kim mi? Kahramanımız, “Küller ve Kemikler”in kahramanı.
Bazılarının iç ses dediği, bazılarının ben, kendim diye adlandırmaya çalıştığı, kimilerince bilinç akışı dendiği belki de ehli tasavvufun dediği gibi nefs ve ruhun er meydanı, adını ne koyarsanız… Her yazarın yapmak istediği bir şeyi yapar bu kitapta Uluçay; kahramanıyla (Yakup) konuşur, konuşturur, dertleşir hatta tartışır. “Küller ve Kemikler” çekimine 2007 de başlanılan ama bitirilemeyen “Bozkırda Deniz Kabuğu” adlı filminin senaryo günlüğü de denebilir. Şiirsel bir anlatım, doğulu ve batılı imge ve göndermelerle yüklü bir anlatı, illaki hüzün ve taşranın kıvrandıran çaresizliği sinmiş her satıra.
“-Bilge Kişi de böyle anlatırdı, diyor Yakup.
- Böyle anlatırdı, diyorum. Biz de böyle anlatacağız. Unutmayacağız Yusuf’u kör kuyularda. Biz üvey kardeşler değiliz ki, biz Bünyamin’iz, biz Yakup’uz… Vefa unutulmuş bir duygu değil bizim için.” (s. 18)
Hani sinema salonlarında film başlamadan gelecek filmlerin fragmanı döner ya işte öyle; vefa bu sinemada gelecek program! Diye bir klişeyle bitirmek isterdim ama öyle değil sevgili seyirci/okuyucu, taşra; kör kuyularda unutulan Yusufların evi. Üvey kardeşleri; akıllarına düşürülen karpuz kabuklarına inat lafla peynir gemisi yürütüyor karada. Bozkır yine mahzun; Neşet susmuş, Yakup gitmiş ve lakin umut kavi. (Küller ve Kemikler: Ahmet Uluçay, Hazırlayan: Ayşe Pay, Küre Yayınları, Kasım 2015, 119 sayfa)
İbrahim EYİBİLİR
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL Bin dokuz yüz do...
-
Beyhude Denemeler 2: İsmet Özel Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyet...
-
FOTOĞRAF HİKAYESİ 33: Ahlat Ağacı Mart Yedi İkliminde yayınlanan "Ahlat Ağacı ya da Anadolu Ağacı" adlı değininin tamamı aşağıda....
-
FOTOĞRAF HİKAYELERİ 1 mavi çaydanlık, Eşya yaşanmışlıkla imgeye dönüyor bence. Bazıları için sıradan, porselen bir çaydanlık; benim kuş...














