18 Aralık 2016 Pazar

FOTOĞRAF HİKAYESİ 27: MEVLANA


( Yedi İklim Dergisinin Eylül sayısında  Üstat Sezai Karakoç'un Mevlana kitabı hakkında bir yazım yer aldı. Şeb-i Aruz vesilesiyle yazıyı yeniden dikkatinize sunuyorum. Sahih bir okumaya vesile olur umuduyla...)

  GÜNÜN MEVLÂNASINDAN DÜNÜN MEVLÂNASINA BAKIŞ

/Mevlâna, bir islâm ereni, bir islâm önderi, bir islâm düşünürü, bir islâm şairidir. Bu en basit gerçeği bile saptırmak için nice yıl ne diller dökmediler. Fakat güneş balçıkla sıvanmaz. Hakikat ortaya çıktı. Şimdi Mevlâna, o günahkârları da: " gel, gel yine gel" diye İslâm’a çağırıyor. Mevlâna: syf.79,s.k/
            İsminden önce eseriyle tanıdık biz onu. Biz kim miyiz? Bazen doksan kuşağı bazen yetmişlerin ortası, yatılı okul ranzalarının yastık altlarında gezinen fotokopi kâğıtlarında bir şiirdi bizi ona götüren. Mona Roza diye okunan, yüreğin ucu yanık şarkılar anlaşılan kaybedenlerin, tutunamayanların sesi bir söyleyişti sanki. Sonra Taha bir kavis gördü biz göremedik mesela ya da Hızır’la Kırk Saat geçti kırk asra bedel biz hayret makamında hayran kaldık. Adını öğrendik sonra, gülle andık; Üstat Sezai Karakoç…
            Medeniyetimizi bir bütün olarak kuşatan bir bakışın dünden duyduklarını yarına seslenirken biz bu günde şahidi olmanın idrakinde yeniden anlamaya çalıştık. O bir şair; bu urba üstünde oldukça diğer eserleri, istemese de gölgede kaldı. Oysa yeri geldikçe, karanlık bastıkça, bir yıldız gibi parlayan eserler olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bu yazıya konu olan, Üstadın inceleme serisinde yayınlanan “Mevlâna” adlı eseri. Bu seride Mehmet Akif Ersoy ve Yunus Emre incelemeleri de yer almakta. Bir sonraki yazıda kalemde mecal kalır, dağarcıktan cümle düşerse Yunus Emre adlı inceleme eserini ele almayı düşünüyoruz.
            19 Aralık 1988 ile 27 Mart 1989 tarihleri arasında Haftalık Diriliş Dergisi’nde yayınlanan yazılardan oluşan kitap 3. Baskısından sonra Ek bölüme konan dört yazıyla tamamlanmış. Eser on beş bölümden oluşmakta.
            Bu bölümlere bakacak olursak; öncelikle Mevlana Celalettin Rumi’nin ortaya çıktığı ortam edebi bir dille şöyle tespit edilmiş. “ Anadolu kadar, Doğu’yla Batı’nın kapıştığı, küfürle islâmın çarpıştığı bir başka toprak yok. İslâmın doğuşundan kısa bir süre sonra başlayan karayla akın savaşı, bu topraklarda 600-700 yıl sürdü.”  Mevlâna, umudun karardığı bir dönemde ortaya çıktı. “Maveraünnehir’i yakıp yıktıktan sonra Anadolu’ya uzandı Moğollar. Anadolu’nun kanını emdi derisini yüzdü ve iskeletini kemirdi bu akın.” O klasik söylemle ifade etmek gerekirse, taş üstünde taş, omuz üstünde baş bırakmayan bu felaketin ortasında göğermiş bir vaha Mevlâna. Moğollar taş üstünde taş olan imarı yerle bir ederken omuz üstünde baş olan İslam ahlak ve öğretisini de adeta yerle bir etmiştir. Yıkmak, her daim zalimlerin en iyi yaptığı iş olmuştur tarihin her devrinde. İnşaa etmek, kurmak, medine oluşturmak her zaman zordur. Her yeri bir harabeye dönmüş Anadolu toprağında yeniden taş üstüne taş koyacak omuz üstünde başı gönül üzre ihya edecek bir anlayış inşaa edici bir ruh gerekli idi. Bu inşaa etme yeniden kurma ve diriltme her zaman doğru anlaşılamıyor maalesef. “ Mevlâna ve arkadaşları, bu dönemde yönetimle ilişkilerini kesmemişlerdir. Onların, Moğolların egemenliğinde olan bu yöneticilerle ilişkilerini sürdürmeleri çelişkili gibi görünebilir bugün gözümüze. Hatta kendileri ruhlarıyla maddeten Avrupalıların, Amerikalıların ve Rusların işbirlikçisi olanlar, gazetelerindeki dizi yazılarda, Mevlâna’yı Moğol işbirlikçisi gibi göstermeye yeltenmişlerdir.”
                         Kitabın ilerleyen bölümlerinde mevlâna’ının bir medrese hocasından bir dervişe bir mürşide dönüşümünün nasıl olduğunu görürüz. Beşinci bölümde bu değişim, dönüşüm şöyle anlatılır. “Veli, kendi gönlünün istediğini değil, toplumun ihtiyacı olan hizmeti işleyen kişidir. Mevlâna, /biz nerde, şiir nerde/ der ve açıklar: / biz memleketimizde, yani Belh’te kalsaydık, medresede ders vermekle yetinecektik. Orada, medresede ders okutmak hizmet için yeterliydi./ Ama Anadolu’da Mevlâna, medresede ders vermekle yetinilemeyeceği görüşündedir. Medresenin dışında da yapılacak büyük görev vardır. Devlet görevlileri, hatta halk uyandırılmaya, aydınlatılmaya muhtaçtır. Ancak bu aydınlatma klasik metotla yapılamaz. Ders, medrese, vaaz ve nasihat camide etkili olur ama bunların dışında da geceli gündüzlü bir telkin ağı kurup Müslümanları Hristiyanlık ve putperestlik etkilerinden korumak gerekiyor.” Yukarıda bahsi geçen metot ilerleyen sayfalarda şöyle özetlenir. “Denebilirse, Muhyiddin-i Arabî tümden geliyor, Mevlâna ise tüme varıyor. Sohbet, toplum, halk, giderek Yaratıcı’yı arıyorlar. Kişi gönlünün tevâzuu, kendisinde değil, bir başka gönülde görmek ister tecelliyi, hakikatin tecellisini. Hakikate varışın ilk basamağı olacaktır diyalog. Bir nevi, Mevlâna, ruh diyaloğunun Eflatun’udur. Muhyiddin-i Arabî’nin bilgin katında, bir nevi tepeden inme gelen hakikatine karşılık, halkı halkalayan bir gönül gönüle söyleşidir, halktan Hâlık’a yöneliştir Mevlâna’nın, Anadolu mizacına bakarak izlediği yol.”
            Mesnevi, Divan-ı Kebir ortaya çıkmadan önce Mevlâna’da manevi bir patlama olur, adı: Şems-i Tebriz “ Şems-i Tebrizî’nin gelişi, Mevlâna’nın kendine gelişi, kendi kendini buluşudur. Gönlünün ilk silahını denediği nişan tahtasıdır. Bir yankıdır Şems-i Tebrizî. Şems-i Tebrizî ile konuşmak, Mevlâna için bir monologdur. Ayniyle Şems-i Tebrizî için de Mevlâna öyledir. İkiz ruhlardır onlar. Büyük yolculukta kader arkadaşı, kader yoldaşıdırlar. Mevlâna ve Şems-i Tebrizî, ayni ruhun iki yüzü. Bir elmanın, bir olmanın iki yarısı.”  Mevlâna ve Şems karşılaşması bir ateş tecrübesi ki hakiki cevher ateşle çıkar ortaya. Ham ruhlar dün bunu anlayamadılar Şemsi Konya’dan kovdular. Bugünün ham ruhları ise Mevlâna’yı anlamadıkları gibi onun engin bakışını ruh dünyamızdan kovmaya çalışıyorlar. Dünün hamları bugünkülerin yanında hakiki derviş kalır zira bugünün hamları hem anlamıyor hem de izandan insaftan yoksun adeta bir Moğol yıkıcılığıyla saldırıyorlar. Biliyorlar ki saldırdıkları sadece Mevlâna değil onun önünü açtığı nehrin kurutulmasıdır. Çünkü o açılan nehir üzerine bir Osmanlı ve medeniyeti inşaa edilmiştir. Sanıyorlar ki o bağı koparabilirlerse Yunus’u Hacı Bektaşi Veli’yi ve diğerlerini koparabilecekler.  
            Mevlâna’nın ilk eseri olan Mecalis-i Seb'a'dan, Divan-ı Kebir'e oradan Mesnevi'ye giden kamil insan yolculuğunu dikkatimize sunuyor Üstat. Kitabın on birinci bölümü Mevlâna ve Mevlevilik üzerine önemli bir açıklama barındırmakta. "Gel, gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel! Burası ümitsizlik dergahı değildir. Tövbeni bin kere bozmuş olsan yine gel. Mevlâna'ya atfedilen ve islam karşıtlarınca, murat edilmeyen ve murat edilmesi mümkün olmayan bir anlama çekilen âdeta bulundukları hâl için Mevlâna'nın fetvası gibi değerlendirilmek istenen söz, şiir, bazı araştırıcılara göre. Mevlana'nın değil, daha önce gelmiş bir İran şairinindir. Öyle olsa, Mevlâna'nın da olsa fark etmez. İster olduğu gibi, ister ilavelerle alıntılanmışı olsun, ister Mevlâna tarafından söylenmiş bulunsun, O'nun yoluna ve düşüncesine uyan bir düşünceyi içermektedir bu şiir.
Mevlâna'nın tüm eserleri, bu çağrı gibi bir çağrıdır zaten. İnsanoğluna bir çağrı. Tümünü bir türkü, bir şiir, bir nutuk, bir öğüt gibi düşünmek mümkün. Bu sesleniş de, bu bütünün öz bir parçası. Makro bakışla Mevlâna'nın tüm eserinde bulunacak olan, mikro bakışla da bu çağrıda özetlenmiş olarak bulunabilir... Mevlâna, /Ne olursan ol, putperest olsan da, Hıristiyan olsan da, gel/ diyor; /olduğun yerde ve olduğun gibi kal/ demiyor. Eğer çağırdıklarını olduğu gibi  ve olduğu yerde bulunması şeklinde kabul etseydi 'gel' demezdi. Oysa 'gel!' diyor. Eğer kâfirin kâfirliğini, Hristiyan'ının hıristiyanlığını, Yahudi'nin yahudiliğini, günahkârın günahkârlığını tasvip etseydi, neden 'gel!' diye çağırsın?"
Özetle bu yazıya sebep; eskilerin tabiriyle elifi görse mertek sanacak bir güruhun adını elif koydukları varaka toplamlarında Mevlâna’nın söz ve düşüncelerine tumturaklı taklalar attırarak eserlerini yazı esnafının yağmalamasıdır. Bu ilim irfan deryasını turistik bir folklor gösterisinin parçasına dönüştüren anlayışın gerçeği perdelemesinin yanında beyin ve gönlünü iptal edip sadece beliyle düşünen ölüme bile düğüne gider gibi giden ulvi anlayışı sapkın imalarla kirletmeye hazır düşmanca bakıştır. Bu ifrat ve tefritin ortasında kuşatıcı bir bakışa ihtiyaç var. Üstat Sezai Karakoç medeniyetimizin tümüne bakışıyla da bir öncüdür. O “diriliş” diye adlandırdığı bu kuşatıcı bakışta yıkmayı değil inşaa etmeyi ve diriltmeyi amaçlar. Medeniyetin değerlerine bakışı değerlendirmesi de bu yolla olur. Baktığı yerde iyi, doğru ve güzeli ortaya çıkarmıştır hep. Yukarıda ipuçlarını verdiğimiz bu ifrat ve tefrit içerikli bakıştan öte böyle sahih bir bakışın daha faydalı olacağı düşüncesi bu yazıyı kaleme aldırdı. Elbette bu yazı ne Mevlâna’yı anlatma ne de üstadın aynı adlı eserini hakkıyla tanıtma iddiasındadır. Bir işaret, bir işaret fişeği fırlatmak okura, ilim, irfan ve hikmet denizinin eşiğine varırken doğru kılavuzu haber vermektir. Belki de en kısa özet; sahibinden ihtiyaçtandır…
İbrahim Eyibilir

24 Kasım 2016 Perşembe

Beyhude Denemeler 2: İsmet Özel
Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyetçi" olarak adlandıran, bir çok şair(!)in içinde kaybolduğu bir uçurum. Süleyman Çobanoğlu ve bir kaç isim dışında bu uçurumda kaybolmayan şair yok gibi. Bu ismin yanına Necip Fazıl'ı da ekleyebiliriz. İki özgün ismin şiirine erişemeyen şişmiş egoların birinin "ben"ini diğerinin fiilini örnek alıyorum derken twitter, facebook vb sokak arasında beyhude çırpınışlarını izliyoruz tuhaf bir acıyla.

18 Kasım 2016 Cuma

Beyhude Denemeler 1: Yusuf
Telefonda bir dost ses; merhem olmak için yaralarını okşar yüreğinin.  Diline gelir söze düşmez, Yusuf'un edebiyatını yapıp düştüğü kuyulara düşmemek olmaz diyemezsin. Çünkü cümlenin içinden geçen kibir, tevazuya sarılmış kibir yakar dilini, kendine sayıklarsın. Bilirsin ne kardeşlerin vardır seni kuyulara atacak ne de baban kokuna tutkun Yakub... Yalnızlık bir çıra gibi ilk kez yanmıştır içinde, için ay aydın dışın zifiri karanlık. Sahibinin ancak Allah olduğunu yeniden daha inandırıcı söyler koro ritim tutar cümlelerin. O bir peygamber Mısır'dan önce gönüllere sultan kılınmış, ibreti görülsün diye zahirde Mısır'a sultan...
Ne bir gömleğin var ne de gökte yıldızlar gibi kardeşlerin, çek içine yalnızlığını... Sıradan bir hiçin hiçten hikayesini kim ne yapsın? İlk akşamdan sönüp gidecek bir ışık değil mi yaktığın? Beyhude bir şarkı çalar şimdi bozkırda, mevsim sonbahar...

26 Ekim 2016 Çarşamba

FOTOĞRAF HİKAYESİ 26: TESBİH
"YAZISIZ"
"YAZI/SIZ"
YA(ZI)S(IZ)


(YAZISIZ) /.../ !?


14 Ekim 2016 Cuma

19 Ağustos 2016 Cuma

5. Malatya Kitap fuarı
Açıklama: Bu fuarla ilgili fotoğrafları ve videoları ancak şimdi bir araya getirebildiğim için buraya topluyorum.
https://youtu.be/VabTjUHL0gM?t=4719

Yukarıdaki linkte benimle yapılmış bir konuşma var. Sonlara doğru. kendimi ifade etme fırsatı bulduğum bir konuşma idi. Arkadaşlara teşekkür ederim. Aşağıda da benim çektiğim fotoğraflar var. Biraz geç oldu, sebep; benim fotoğrafları bilgisayara geç aktarmam...





















7 Ağustos 2016 Pazar

FOTOĞRAF HİKAYESİ 25: KERPİÇÇİ
Kerpiççi
Üzeri küllenmiş bir sızıydı. Cemile ve Ayşe üzerindeki külleri üflemese bu fotoğraf hikayesi yazılamazdı sanıyorum. Baba senin kardeşin yok mu? Bizim halamız amcamız niye yok? Soruları bu kırk yıllık fotoğrafı taramama sebeptir. Uzun zamandır kayıtlarda duruyordu. Amcamlar ölmüş mü? Sorusu yeniden harlandırdı eski közü.
Senirkent Devlet Hastanesinde bir taze gelin. Ne gelinliğinin farkında ne anneliğinin... Daha ne olduğunu anlamadan bebeğinin naşını veriyorlar kucağına. Adını Adil koyuyorlar, dedesinin Çanakkale'de şehit düşen subayının adıymış. İlk bebek ilk acı ikincisiyle küllenir diye umutlarını yeşertiyorlar yeniden. " Oğlum nasıl olduğunu anlamadık. Üç yaşına falan gelmişti. Yürüyordu. Ananla beşikte seviyor okşuyorduk. O gece de sevdik okşadık. Sabah çocuk soğumuş kalmış öylece."
Cemile bu sabah gene sormasa bu fotoğraf hikayesini yazmaya niyetim yoktu. "Baba amcamlar ölünce ebem üzülmüş müdür?"
Afyon'unun Şuhut ilçesine bağlı bir köy var, adı; Mamut Köyü. Burada bir tekke var. İki kayıptan sonra her tavsiyeye açık yeni evli çift her tavsiyeye açık. "bıçak atmak" buradaki anlamı çevredeki tekke sayısı kadar bıçağı toprağa gömmek anlamında. Bıçaklardan hangisi ilk küflenirse o tekkeye gidilip adak kesiliyor. Eğer çocuk olursa orada yatan "dede"nin adı veriliyor. Bizimkilerin attığı bıçaklardan Mahmut köy e atılanı küfleniyor. Bebek olunca dedenin adı "Halil İbrahim" konuyor. Kayıtlara geçerken Halil kalıyor "ibrahim" geçiyor kayıtlara. Yedi sene kurban kesiliyor tekkede. "Senin bir adağın kaldı" diyen anne bunun yediye tamamlanmadığını vurgular hep.
Bu fotoğrafın hikayesi o adakların ikincisi ya da üçüncüsü yerine getirildikten sonra çekilmiş olmalı. "len Kerpiççi!" Usta Kadir dayının beni her görüşünde söylediği bir söz. İçinde daha dün ayakta zor duruyordun hangi ara büyüdün anlamı taşırdı bu söz çoğu zaman. Sonraları ben köyden ayrıldım. "len Kerpiççi!" Lafı da bu fotoğraf gibi sarardı geride kaldı.
Usta Kadir dayı kendi çapında bir inşaat ustası. Üçüncüyü büyütmenin ürkek sevincini yaşayan çiftin evleri ayrılmıştır. Yeni eve önemli bir ek yapmak gerekmektedir, tandırevi... Yetmişli yıllarda Dinar'ın bir köyünde fotoğraf makinesi bulmak fotoğraf çekilmek önemli bir baht. Tombul sarı tebessüm diye anlattığım bu fotoğraf böyle bir bahtın hatırası. Ayakta duramadığım için iple kerpice bağlanmışım. "len Kerpiççi!" Diye anılması buradan geliyor. Geçmiş zaman...
ibrahim eyibilir

 FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL             Bin dokuz yüz do...