beyhude denemeler 4: deve
- sen şimdi onu bunu bıraktın devenin derdine mi düştün?
- seni görünce develerden de vazgeçtim...
- nereye bakıyorsun öyle
- göğe
- kuşlar bana yetiyor...
edebiyat sever bir öğretmen(1560) arada bir hikaye yazdığı da oluyor... Teyzemin Radyosu ve Ölünün Yeri var, bir de kelime cümle görmemiş içimde gezinen hikayeler...
5 Mart 2017 Pazar
7 Şubat 2017 Salı
6 Ocak 2017 Cuma
FOTOĞRAF HİKAYESİ 29 : AKİF İNAN
(geçen yıl ocak ayında Yedi İklim dergisi olarak Akif İnan özel sayısı hazırlamıştık. Üstadı yeniden rahmetle anarken o sayıda yer alan yazıyı ilginize sunuyorum. i.e)
Babamın Gazali
Yeni aya
karşı dua ederdi
Ağlardı kesilen zeytin dalına
Ağlardı evliya kıssalarına
Saksıda taşırdı kışın baharı
Korkuyu sevinci yayan gözleri
Kitaba gözlüktü derin gözleri
Anamın en kutsal barınağıydı
Esli alfabeyi candan severdi
Toprağa dosttu ölüme hazır
Taşırdı soyunu gövdesi gibi
Bir destan büyüttü namustan aşktan
Midenin harama düşmanlığından
Ağlardı kesilen zeytin dalına
Ağlardı evliya kıssalarına
Saksıda taşırdı kışın baharı
Korkuyu sevinci yayan gözleri
Kitaba gözlüktü derin gözleri
Anamın en kutsal barınağıydı
Esli alfabeyi candan severdi
Toprağa dosttu ölüme hazır
Taşırdı soyunu gövdesi gibi
Bir destan büyüttü namustan aşktan
Midenin harama düşmanlığından
Mehmet Akif
İnan
Her kurban bayramında yeniden inerdi
kurban İsmail’e. Yüzüme bakar, saçımı okşar, camii kürsüsünde imamın gözyaşlarıyla
anlattığı kıssayı yinelerdi. İmam gibi olmasa da kendi samimiyetiyle söyler,
bıçak İsmail’in boğazına dayanınca görüp görebileceğim en samimi gözyaşlarıyla
ağlardı. “Ağlardı kesilen zeytin dalına/ Ağlardı
evliya kıssalarına” çevrede yatır, tekke ne varsa bakımına kendini vazifeli
bilir, hepsine koşardı. Asıl rengi hâki olduğu
sezilen o solgun gocuğun yakaları kalkar, tipinin kar izleri saçlarını dolaşır
hoyrat... Gocuğun altında bir kabartı "Saksıda
taşırdı kışın baharı" kıştan bahara yeşil bir selam saklardı. Taze
fidan, yetişkin ağaç olana dek haberi olmazdı kimsenin. Bir bahar; selamı
gelirdi, Issız bir dağ yolunun kenarına,
kimsesiz mezar başına diktiği yeşilin.
Sağ'a Sol'a savrulmuş dayılarıma çekeceğimi
hisseder, korkardı. " Korkuyu
sevinci yayan gözleri" elimde - kırmızı- kitapları görünce farklı bir
ürperti yaydı. Bildiği bir savrulma değildi bu, sonunda hapisten işkenceden
başka bir yol vardı. Cu’lu ci’li yaftalar giydirirlerdi üstüme, biliyordu.
Gözlerime bakar, gözlüklerimi bahane eder, uykularıma gönderirdi beni. Oysa
uykulardan önce beni o kitaplara gönderen onun gözleriydi “Kitaba gözlüktü o derin gözleri” köy odasında hangi bayram öncesi
hangi kandil hatırlamasam da her aşır okuyuşumdan sonra hatrımdan çıkmayan
yaşlı gözleri değil mi beni bu sayfalara süren… “Korkuyu sevinci yayan gözleri”ne bu ürpertiyi konduramamıştım. Ben
ne yaparsam sevmeye, benimle gurur duymaya hazır anam; öyle değildi. “Anamın en kutsal barınağıydı” benim
okuyup yazmam. “Esli alfabeyi candan
severdi ”okuldaki en iyi okuyanın kendisi olduğunu anlatır, yazdıklarımı
ilk o okurdu. Anam anlatmayı sever, ben onu dinlemeyi. Onun gibi bir anlatıcı
olamayacağımı fark ettiğimden sanırım bu yazma çabam. Hikâyemin anlatıcısı anam
kahramanı babam olunca hikâyenin aile hikâyesi olması beklenirdi. Babam
kıssaları getirirdi önüme anam ayrılıkları, cümlelerim o yüzden hüzne kardı
zahir…
Babam bahçelere kuyular
açardı. Artıcancı derdi o kendine, okulda öğrendim artezyen kuyusu açtığını.
Beni de götürürdü bazen; suya ulaşana kadar kazılır, suyu suyla çağırırdı yere.
Su bahçeye gelince tüm yorgunluk
biterdi. Saçından paçasına kadar milli çamura belenmiş olsa da su gelince
gülerdi. Ter ve toprak kokardı " Toprağa
dosttu ölüme hazır" Babama ben anlattım kuyuyu ve güzelini. O Yakup
oldu, beni koklayıp ağladı. Su kanallarının
kenarında dinlenirken, komşunun ağacından düşen elmayı alma demeden önce sadece
tadını hissettiği için yedi yıl kapıya hizmeker ( hizmetkâr) olan dervişin
menkıbesini anlatırdı. Elma akar gider önümden su kalırdı elimde. Sonra ateşten
bahsederdi mideleri dolduran ateşten, korkardım.
" Bir destan büyüttün namustan aşktan
" bir ben bilirdim içinde uyuttuğu efeyi. Elinde mavzeri ateş almamış,
tetiğin ucunda gözleri ölüm kokan bir adam. Ateş almayan tetikten ötürü bir ömür
sahibine şükreden… Tetiğin ucundaki adamın helallik isteyişi, bitmeyen
tesellisiydi. Namustan ve aşktan bir destanı var, aramızda sır...
Dede ve babayız şimdi. Buluşmalarımızda,
önümüzde yürüyen baba ve oğlun izine basıyoruz. Toprağa yürüyüşlerimiz sessiz,
“Dede !” ünlemesi kıssaların toplamı, gözlerinde o bildik yaş, anlıyorum bıçak
İsmail’in boynuna dayanmış. “Midenin
harama düşmanlığından” yazdığı
destanı sıvazlıyor torunun saçlarına. Ben ona bakıp güzel adamları, güzel
atları düşünüyorum. Ben çocuk o gençken açtığı kuyulardan gelen güzele,
gömlekler biçiyorum. “Bir destan büyüttü
namustan aşktan /Midenin harama düşmanlığından” mısralarını giyinmiş bayramlık
gömlek gibi. Elimden tutup, İsmail’e götürür mü beni Yakup diye iç geçiriyor
içimdeki çocuk…
İbrahim EYİBİLİR
21 Aralık 2016 Çarşamba
Fotoğraf Hikayesi 28: Adı Yaprak'tı...
İki Eylül Cuma bana ne kadar kara gelirse gelsin ortancam Ayşe'ye söyleyemedim. Verilmiş bir sözüm vardı üstüne kızım baban artık işsiz sonra alalım diyemedim. En kötü akşamımızın ürkek misafiri oldu. Kızlar ortaklaşa bir karar verip ismini Yaprak koydular. Kim derdi minnacık bir kuşun umut ve tesellinin sesi olacağını. Çenemin altına kulağımın dibine ormanı fısıldayan küçük yankı keşke uçmayı öğrenip de uçsaydın bizden. Çoluk çocuk, asker, polis onca masumun acısına zulamda sakladığım tesellim umudummuşsun... Ah ortancam ben nasıl anlatacağım şimdi sana... " duydum ki kuşun ölmüş..." diyen kutlu elçi okşasın yüreğini... Üzgünüm.
Baban...
18 Aralık 2016 Pazar
FOTOĞRAF HİKAYESİ 27: MEVLANA
( Yedi İklim Dergisinin Eylül sayısında Üstat Sezai Karakoç'un Mevlana kitabı hakkında bir yazım yer aldı. Şeb-i Aruz vesilesiyle yazıyı yeniden dikkatinize sunuyorum. Sahih bir okumaya vesile olur umuduyla...)
GÜNÜN MEVLÂNASINDAN DÜNÜN MEVLÂNASINA BAKIŞ
( Yedi İklim Dergisinin Eylül sayısında Üstat Sezai Karakoç'un Mevlana kitabı hakkında bir yazım yer aldı. Şeb-i Aruz vesilesiyle yazıyı yeniden dikkatinize sunuyorum. Sahih bir okumaya vesile olur umuduyla...)
GÜNÜN MEVLÂNASINDAN DÜNÜN MEVLÂNASINA BAKIŞ
/Mevlâna, bir islâm ereni, bir islâm önderi, bir
islâm düşünürü, bir islâm şairidir. Bu en basit gerçeği bile saptırmak için
nice yıl ne diller dökmediler. Fakat güneş balçıkla sıvanmaz. Hakikat ortaya
çıktı. Şimdi Mevlâna, o günahkârları da: " gel, gel yine gel" diye İslâm’a
çağırıyor. Mevlâna: syf.79,s.k/
İsminden önce eseriyle tanıdık biz onu. Biz kim miyiz?
Bazen doksan kuşağı bazen yetmişlerin ortası, yatılı okul ranzalarının yastık
altlarında gezinen fotokopi kâğıtlarında bir şiirdi bizi ona götüren. Mona Roza
diye okunan, yüreğin ucu yanık şarkılar anlaşılan kaybedenlerin,
tutunamayanların sesi bir söyleyişti sanki. Sonra Taha bir kavis gördü biz
göremedik mesela ya da Hızır’la Kırk Saat geçti kırk asra bedel biz hayret
makamında hayran kaldık. Adını öğrendik sonra, gülle andık; Üstat Sezai
Karakoç…
Medeniyetimizi bir bütün olarak kuşatan bir bakışın
dünden duyduklarını yarına seslenirken biz bu günde şahidi olmanın idrakinde
yeniden anlamaya çalıştık. O bir şair; bu urba üstünde oldukça diğer eserleri,
istemese de gölgede kaldı. Oysa yeri geldikçe, karanlık bastıkça, bir yıldız
gibi parlayan eserler olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bu yazıya konu olan, Üstadın
inceleme serisinde yayınlanan “Mevlâna” adlı eseri. Bu seride Mehmet Akif Ersoy
ve Yunus Emre incelemeleri de yer almakta. Bir sonraki yazıda kalemde mecal
kalır, dağarcıktan cümle düşerse Yunus Emre adlı inceleme eserini ele almayı
düşünüyoruz.
19 Aralık 1988 ile 27 Mart 1989 tarihleri arasında
Haftalık Diriliş Dergisi’nde yayınlanan yazılardan oluşan kitap 3. Baskısından
sonra Ek bölüme konan dört yazıyla tamamlanmış. Eser on beş bölümden oluşmakta.
Bu bölümlere bakacak olursak; öncelikle Mevlana Celalettin
Rumi’nin ortaya çıktığı ortam edebi bir dille şöyle tespit edilmiş. “ Anadolu
kadar, Doğu’yla Batı’nın kapıştığı, küfürle islâmın çarpıştığı bir başka toprak
yok. İslâmın doğuşundan kısa bir süre sonra başlayan karayla akın savaşı, bu
topraklarda 600-700 yıl sürdü.” Mevlâna,
umudun karardığı bir dönemde ortaya çıktı. “Maveraünnehir’i yakıp yıktıktan
sonra Anadolu’ya uzandı Moğollar. Anadolu’nun kanını emdi derisini yüzdü ve
iskeletini kemirdi bu akın.” O klasik söylemle ifade etmek gerekirse, taş üstünde
taş, omuz üstünde baş bırakmayan bu felaketin ortasında göğermiş bir vaha
Mevlâna. Moğollar taş üstünde taş olan imarı yerle bir ederken omuz üstünde baş
olan İslam ahlak ve öğretisini de adeta yerle bir etmiştir. Yıkmak, her daim
zalimlerin en iyi yaptığı iş olmuştur tarihin her devrinde. İnşaa etmek, kurmak,
medine oluşturmak her zaman zordur. Her yeri bir harabeye dönmüş Anadolu
toprağında yeniden taş üstüne taş koyacak omuz üstünde başı gönül üzre ihya
edecek bir anlayış inşaa edici bir ruh gerekli idi. Bu inşaa etme yeniden kurma
ve diriltme her zaman doğru anlaşılamıyor maalesef. “ Mevlâna ve arkadaşları,
bu dönemde yönetimle ilişkilerini kesmemişlerdir. Onların, Moğolların
egemenliğinde olan bu yöneticilerle ilişkilerini sürdürmeleri çelişkili gibi
görünebilir bugün gözümüze. Hatta kendileri ruhlarıyla maddeten Avrupalıların,
Amerikalıların ve Rusların işbirlikçisi olanlar, gazetelerindeki dizi
yazılarda, Mevlâna’yı Moğol işbirlikçisi gibi göstermeye yeltenmişlerdir.”
Kitabın ilerleyen bölümlerinde mevlâna’ının
bir medrese hocasından bir dervişe bir mürşide dönüşümünün nasıl olduğunu
görürüz. Beşinci bölümde bu değişim, dönüşüm şöyle anlatılır. “Veli, kendi
gönlünün istediğini değil, toplumun ihtiyacı olan hizmeti işleyen kişidir.
Mevlâna, /biz nerde, şiir nerde/ der ve açıklar: / biz memleketimizde, yani
Belh’te kalsaydık, medresede ders vermekle yetinecektik. Orada, medresede ders
okutmak hizmet için yeterliydi./ Ama Anadolu’da Mevlâna, medresede ders
vermekle yetinilemeyeceği görüşündedir. Medresenin dışında da yapılacak büyük
görev vardır. Devlet görevlileri, hatta halk uyandırılmaya, aydınlatılmaya
muhtaçtır. Ancak bu aydınlatma klasik metotla yapılamaz. Ders, medrese, vaaz ve
nasihat camide etkili olur ama bunların dışında da geceli gündüzlü bir telkin
ağı kurup Müslümanları Hristiyanlık ve putperestlik etkilerinden korumak
gerekiyor.” Yukarıda bahsi geçen metot ilerleyen sayfalarda şöyle özetlenir.
“Denebilirse, Muhyiddin-i Arabî tümden geliyor, Mevlâna ise tüme varıyor.
Sohbet, toplum, halk, giderek Yaratıcı’yı arıyorlar. Kişi gönlünün tevâzuu,
kendisinde değil, bir başka gönülde görmek ister tecelliyi, hakikatin
tecellisini. Hakikate varışın ilk basamağı olacaktır diyalog. Bir nevi,
Mevlâna, ruh diyaloğunun Eflatun’udur. Muhyiddin-i Arabî’nin bilgin katında,
bir nevi tepeden inme gelen hakikatine karşılık, halkı halkalayan bir gönül
gönüle söyleşidir, halktan Hâlık’a yöneliştir Mevlâna’nın, Anadolu mizacına
bakarak izlediği yol.”
Mesnevi, Divan-ı Kebir ortaya çıkmadan önce Mevlâna’da
manevi bir patlama olur, adı: Şems-i Tebriz “ Şems-i Tebrizî’nin gelişi,
Mevlâna’nın kendine gelişi, kendi kendini buluşudur. Gönlünün ilk silahını
denediği nişan tahtasıdır. Bir yankıdır Şems-i Tebrizî. Şems-i Tebrizî ile konuşmak,
Mevlâna için bir monologdur. Ayniyle Şems-i Tebrizî için de Mevlâna öyledir.
İkiz ruhlardır onlar. Büyük yolculukta kader arkadaşı, kader yoldaşıdırlar.
Mevlâna ve Şems-i Tebrizî, ayni ruhun iki yüzü. Bir elmanın, bir olmanın iki
yarısı.” Mevlâna ve Şems karşılaşması
bir ateş tecrübesi ki hakiki cevher ateşle çıkar ortaya. Ham ruhlar dün bunu
anlayamadılar Şemsi Konya’dan kovdular. Bugünün ham ruhları ise Mevlâna’yı
anlamadıkları gibi onun engin bakışını ruh dünyamızdan kovmaya çalışıyorlar.
Dünün hamları bugünkülerin yanında hakiki derviş kalır zira bugünün hamları hem
anlamıyor hem de izandan insaftan yoksun adeta bir Moğol yıkıcılığıyla
saldırıyorlar. Biliyorlar ki saldırdıkları sadece Mevlâna değil onun önünü
açtığı nehrin kurutulmasıdır. Çünkü o açılan nehir üzerine bir Osmanlı ve
medeniyeti inşaa edilmiştir. Sanıyorlar ki o bağı koparabilirlerse Yunus’u Hacı
Bektaşi Veli’yi ve diğerlerini koparabilecekler.
Mevlâna’nın ilk eseri olan Mecalis-i Seb'a'dan, Divan-ı Kebir'e oradan
Mesnevi'ye giden kamil insan yolculuğunu dikkatimize sunuyor Üstat. Kitabın on
birinci bölümü Mevlâna ve Mevlevilik üzerine önemli bir açıklama barındırmakta.
"Gel, gel, yine gel! Ne olursan ol yine gel! Burası ümitsizlik dergahı
değildir. Tövbeni bin kere bozmuş olsan yine gel. Mevlâna'ya atfedilen ve islam
karşıtlarınca, murat edilmeyen ve murat edilmesi mümkün olmayan bir anlama
çekilen âdeta bulundukları hâl için Mevlâna'nın fetvası gibi değerlendirilmek
istenen söz, şiir, bazı araştırıcılara göre. Mevlana'nın değil, daha önce
gelmiş bir İran şairinindir. Öyle olsa, Mevlâna'nın da olsa fark etmez. İster
olduğu gibi, ister ilavelerle alıntılanmışı olsun, ister Mevlâna tarafından
söylenmiş bulunsun, O'nun yoluna ve düşüncesine uyan bir düşünceyi içermektedir
bu şiir.
Mevlâna'nın tüm eserleri,
bu çağrı gibi bir çağrıdır zaten. İnsanoğluna bir çağrı. Tümünü bir türkü, bir
şiir, bir nutuk, bir öğüt gibi düşünmek mümkün. Bu sesleniş de, bu bütünün öz
bir parçası. Makro bakışla Mevlâna'nın tüm eserinde bulunacak olan, mikro
bakışla da bu çağrıda özetlenmiş olarak bulunabilir... Mevlâna, /Ne olursan ol,
putperest olsan da, Hıristiyan olsan da, gel/ diyor; /olduğun yerde ve olduğun
gibi kal/ demiyor. Eğer çağırdıklarını olduğu gibi ve olduğu yerde bulunması şeklinde kabul
etseydi 'gel' demezdi. Oysa 'gel!' diyor. Eğer kâfirin kâfirliğini,
Hristiyan'ının hıristiyanlığını, Yahudi'nin yahudiliğini, günahkârın
günahkârlığını tasvip etseydi, neden 'gel!' diye çağırsın?"
Özetle
bu yazıya sebep; eskilerin tabiriyle elifi görse mertek sanacak bir güruhun
adını elif koydukları varaka toplamlarında Mevlâna’nın söz ve düşüncelerine
tumturaklı taklalar attırarak eserlerini yazı esnafının yağmalamasıdır. Bu ilim
irfan deryasını turistik bir folklor gösterisinin parçasına dönüştüren
anlayışın gerçeği perdelemesinin yanında beyin ve gönlünü iptal edip sadece
beliyle düşünen ölüme bile düğüne gider gibi giden ulvi anlayışı sapkın
imalarla kirletmeye hazır düşmanca bakıştır. Bu ifrat ve tefritin ortasında
kuşatıcı bir bakışa ihtiyaç var. Üstat Sezai Karakoç medeniyetimizin tümüne
bakışıyla da bir öncüdür. O “diriliş” diye adlandırdığı bu kuşatıcı bakışta
yıkmayı değil inşaa etmeyi ve diriltmeyi amaçlar. Medeniyetin değerlerine
bakışı değerlendirmesi de bu yolla olur. Baktığı yerde iyi, doğru ve güzeli
ortaya çıkarmıştır hep. Yukarıda ipuçlarını verdiğimiz bu ifrat ve tefrit
içerikli bakıştan öte böyle sahih bir bakışın daha faydalı olacağı düşüncesi bu
yazıyı kaleme aldırdı. Elbette bu yazı ne Mevlâna’yı anlatma ne de üstadın aynı
adlı eserini hakkıyla tanıtma iddiasındadır. Bir işaret, bir işaret fişeği
fırlatmak okura, ilim, irfan ve hikmet denizinin eşiğine varırken doğru
kılavuzu haber vermektir. Belki de en kısa özet; sahibinden ihtiyaçtandır…
İbrahim
Eyibilir
24 Kasım 2016 Perşembe
Beyhude Denemeler 2: İsmet Özel
Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyetçi" olarak adlandıran, bir çok şair(!)in içinde kaybolduğu bir uçurum. Süleyman Çobanoğlu ve bir kaç isim dışında bu uçurumda kaybolmayan şair yok gibi. Bu ismin yanına Necip Fazıl'ı da ekleyebiliriz. İki özgün ismin şiirine erişemeyen şişmiş egoların birinin "ben"ini diğerinin fiilini örnek alıyorum derken twitter, facebook vb sokak arasında beyhude çırpınışlarını izliyoruz tuhaf bir acıyla.
Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyetçi" olarak adlandıran, bir çok şair(!)in içinde kaybolduğu bir uçurum. Süleyman Çobanoğlu ve bir kaç isim dışında bu uçurumda kaybolmayan şair yok gibi. Bu ismin yanına Necip Fazıl'ı da ekleyebiliriz. İki özgün ismin şiirine erişemeyen şişmiş egoların birinin "ben"ini diğerinin fiilini örnek alıyorum derken twitter, facebook vb sokak arasında beyhude çırpınışlarını izliyoruz tuhaf bir acıyla.
18 Kasım 2016 Cuma
Beyhude Denemeler 1: Yusuf
Telefonda bir dost ses; merhem olmak için yaralarını okşar yüreğinin. Diline gelir söze düşmez, Yusuf'un edebiyatını yapıp düştüğü kuyulara düşmemek olmaz diyemezsin. Çünkü cümlenin içinden geçen kibir, tevazuya sarılmış kibir yakar dilini, kendine sayıklarsın. Bilirsin ne kardeşlerin vardır seni kuyulara atacak ne de baban kokuna tutkun Yakub... Yalnızlık bir çıra gibi ilk kez yanmıştır içinde, için ay aydın dışın zifiri karanlık. Sahibinin ancak Allah olduğunu yeniden daha inandırıcı söyler koro ritim tutar cümlelerin. O bir peygamber Mısır'dan önce gönüllere sultan kılınmış, ibreti görülsün diye zahirde Mısır'a sultan...
Ne bir gömleğin var ne de gökte yıldızlar gibi kardeşlerin, çek içine yalnızlığını... Sıradan bir hiçin hiçten hikayesini kim ne yapsın? İlk akşamdan sönüp gidecek bir ışık değil mi yaktığın? Beyhude bir şarkı çalar şimdi bozkırda, mevsim sonbahar...
Telefonda bir dost ses; merhem olmak için yaralarını okşar yüreğinin. Diline gelir söze düşmez, Yusuf'un edebiyatını yapıp düştüğü kuyulara düşmemek olmaz diyemezsin. Çünkü cümlenin içinden geçen kibir, tevazuya sarılmış kibir yakar dilini, kendine sayıklarsın. Bilirsin ne kardeşlerin vardır seni kuyulara atacak ne de baban kokuna tutkun Yakub... Yalnızlık bir çıra gibi ilk kez yanmıştır içinde, için ay aydın dışın zifiri karanlık. Sahibinin ancak Allah olduğunu yeniden daha inandırıcı söyler koro ritim tutar cümlelerin. O bir peygamber Mısır'dan önce gönüllere sultan kılınmış, ibreti görülsün diye zahirde Mısır'a sultan...
Ne bir gömleğin var ne de gökte yıldızlar gibi kardeşlerin, çek içine yalnızlığını... Sıradan bir hiçin hiçten hikayesini kim ne yapsın? İlk akşamdan sönüp gidecek bir ışık değil mi yaktığın? Beyhude bir şarkı çalar şimdi bozkırda, mevsim sonbahar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
FOTOĞRAF HİKAYESİ 35 (yedi iklimde ve bir ortak kitap çalışmasında yayınlanan yazı i.e) 1984’TE ZORBA VE DİL Bin dokuz yüz do...
-
Beyhude Denemeler 2: İsmet Özel Bana göre; İsmet Özel bir uçurumdur. Günümüz Türk şiirinde kendini "İslamcı" ya da "milliyet...
-
FOTOĞRAF HİKAYESİ 33: Ahlat Ağacı Mart Yedi İkliminde yayınlanan "Ahlat Ağacı ya da Anadolu Ağacı" adlı değininin tamamı aşağıda....
-
FOTOĞRAF HİKAYELERİ 1 mavi çaydanlık, Eşya yaşanmışlıkla imgeye dönüyor bence. Bazıları için sıradan, porselen bir çaydanlık; benim kuş...




